İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
TT

​İsrail seçimleri ve en önemli bölgesel seçmen

İsrail’in 17 Eylül’de, Binyamin Netanyahu’nun iktidarının sona erip ermeyeceğini belirleyecek yeni genel seçimlere tanıklık etmesi planlanıyor.
İsrail toplumunun yeterince yapısal sorunları var ki bu din ve sadece din temelli bir oluşum için olağandışı sayılamaz. Batı ile Doğu Yahudileri arasında etnik –bazen- ırkçı ayrımcılık olduğunu her zaman okuyoruz. Aynı şekilde yeni göç etmiş Doğu Avrupa Yahudileri ile eski göçmenler, insan temelli bir devleti reddecek kadar aşırılık yanlısı dindar gruplar başta olmak üzere geniş “teolojik” kitleler ile laik, liberal ve solcular arasında anlaşmazlıklar olduğunu da biliyoruz. Bu 2 taraf arasında ise bütün renkleri ile İsrail sahnesinde, geniş ve aşırı ırkçı kesimler, muhafazakarlar, ılımlı Siyonistler ve eşitlik yanlıları yer alıyor.
Bunun yanında Arapların hesaplarındaki hataların, İsrail toplumunu bir araya getiren en güçlü ve etkili unsur olduğunu da çokça duyduk. Çeşitli faktörler içerisinde bu, hafife alınmaması gereken bir durumdur. Bu faktörlerden bazıları:

  • İsrail’in üçüncü ve dördüncü kuşağı, ilk 2 kurucu kuşağa göre Arap toplumlarını daha az tanıyor olsa da Arap toplumları, İsrail toplumunun doğası konusunda ondan daha da bilgisizdir. Oysa İsrail toplumu, 70 yıldan fazla bir süredir –çoğunlukla- kendi şartları ile bizimle birlikte yaşamaktadır.
  • 1948 yılından bu yana dünya, barışta ve savaşta birincisi Siyonist Hareket, ikincisi İsrail devleti ile başa çıkmakta yeterli bir farkındalığa ya da uygun bir tepkiye sahip olamamıştır.
  • Arap dünyasında kaosa varacak kadar aşırı bir söylemin sesi yüksek çıksa da İsrail’e karşı birleşik ve tutarlı bir Arap tutumu yoktur. Bu noktada aşırılık ile yalnızca İsrail düşmanlığını ve Kudüs’ü bir an önce kurtarma tutku ve coşkusunu kastetmiyorum. Bilakis İsrail seçmeni ılımlı olmayı reddedip her seferinde terör ve teröristlere güvense bile fanatiklik derecesinde ilişkilerin normalleşmesini ve barışı savunanlar arasında da bir şaşkınlık ve kırılganlık olduğunu fark edebiliriz.
  • Birleşik bir Arap tutumu için gerçek bir çekici güç olacak birleşik bir Filistin tutumu yoktur. Bu noktada; Arapların hiçbir zaman Filistinlilere bağımsız kararlar almalarına izin vermediklerini, onların meselelerini kendi çıkarları için kullandıklarını, Filistinliler içerisinde şu veya bu rejime bağlı örgütler yarattıklarını ardından da kendilerini Arap-Arap çatışmalarına sürükleyip zayıflattıklarını, Filistin meselesini fiili olarak Arap fikir birliği çerçevesinden çıkardıklarını söyleyenler olabilir.
  • Filistinlilerin kendileri de Arapların uzun süredir devam eden başarısızlıkları ve İsrail’in artan düşmanlığının birleşmesi ile umutsuzluğun kurbanı oldular. Bu umutsuzluk ise yanlış taraflara güvenmelerine yol açtı. Bu da yolunu kaybetmiş bir Arap politikası ile İsrail’in ortak yaşam düşüncesinden hızlı bir şekilde uzaklaşmasının oluşturduğu bataklıkta yapılan hataların daha büyük hatalar doğurmasına neden oldu.Bu faktörler ile diğer bölgesel ve küresel faktörler bizleri, İsrail’deki seçim kampanyalarının tanık olduğu mevcut “senaryoya” ulaştırdı.

Bölgesel olarak; neredeyse bütün İsrail seçimlerinde Arapların hataları “seçmen” nezdinde etkili olsa da bugün bölgede İran ve Türk liderliğinin oluşturduğu 2 ek etken daha vardır.
Doğrusu İran ve Türkiye, ne doğu Arap bölgesi ne de Arap-İsrail çatışması için yeni faktörler değildir. İran daha Ahamenişler döneminde ve özellikle I. Darius ve I. Serhas zamanında bölgenin geneline ya da bir bölümüne egemen olmuştu Türkiye ise 1514-1918 yılları arasında Osmanlı Devleti döneminde Arap dünyasının büyük bir bölümünü yönetmişti.
Ancak bugün bizim için önemli olan şudur: İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden (1945) ve İsrail devletinin kurulmasından (1948) sonra İran’ın, Müttefikler’in babasını 1941 yılında tahtından feragat etmeye zorlamasının ardından tahta geçmiş olan Batı yanlısı genç Şah Muhammed Rıza Pehlevi, Türkiye’nin ise Batı yanlısı ve Sovyetler Birliği karşıtı sağcı bir rejim tarafından yönetiliyor olmalarıdır.
Dolayısıyla Soğuk Savaş’ın kızışması ve Ortadoğu’da “İttifaklar Politikası”nın ortaya çıkması ile İran ve Türk yönetimleri, ABD ile İngiltere’nin müttefiği olmayı ve Bağdat Paktı’na (daha sonra adı CENTO Paktı olmuştur) katılmayı seçtiler. Bu 2 büyük Müslüman devlet, Batılı hamilerinin müttefiği oldukları için de yeni İbrani devleti ile de iyi ilişkiler kurdular.
Bugün hem İran hem de Türkiye’nin mevcut sınırları dışında bölgesel bir rol oynamada meşru hakları olduğunu düşündüklerini görüyoruz. Dolayısıyal Arapların dah önce görülmemiş bir şekilde zayıf bir durumda olmalarının Tahran ve Ankara’ya, doğu Arap pastasından ne elde edebilirlerse elde etmeleri için altından bir fırsat sunduğunu söyleyebiliriz.
Daha da kötüsü Tahran ve Ankara’nın, doğu Arap dünyasındaki emellerinin – hatta ihtiraslarının- önemli bir bölümünü dini ve mezhebi bir boyuta dayanarak meşrulaştırmalarıdır. Çünkü 2 komşu ve eski düşman ülkenin, 2 önemli nedenden ötürü bölgesel güçlerini dayatmada milliyetçi boyuta dayanması mümkün değildir:

  • Araplar geçmişte meşruiyetini İslam’dan alan ama Arap olmayan Müslüman bir yönetimin gölgesi altında yaşamayı kabul etmiş olabilirler. Ancak bugün, Arap olmayan milliyetçi bir yönetimin gölgesi altında yaşamayı kabul etmeleri zordur.
  • İran ve Türkiye içerisinde büüyk etnik grupları barındıran devletlerdir. İran’da sadece Türk kökenli azınlıkların oranı en az %30’a ulaşmaktadır. Türkiye’de ise Türk kökenli olmayan azınlıklar, nüfusun çeyreğini oluşturmaktadır. Arap ve Kafkas kökenliler ile diğerleri yanında Kürtler bu azınlıkların büyük bir bölümünü oluşturmaktadır.Bu nedenle İran,  Arap dünyası içerisindeki askeri, politik ve demografik yayılmasını Şiileştirme hatta İranlı bir dini merciye dayanan Şii siyasal İslam adına yürütmektedir. Recep Tayyip Erdoğan ve İslamcı partisi AK Parti’nin yönetiminde Türkiye ise bir Sünni siyasal İslam savaşı yürütmektedir. Böylece İranlı Velayet-i Fakih çekici ile Müslüman Kardeşler ideolojisini benimsemiş Türkiye örsü arasında Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’in sosyal dokusu parçalanmakta, devletten geriye kalanlar yıkılmakta, genç kuşakların beyinleri yıkanmakta, kalkınma tökezlemekte, kültürler yüzeyleştirilmekte, kanlar akıtılmakta ve toplumlar yıkılmaktadır.

Bu durum ise; daha da ileriye gitmesi, özellikle Washington ve Moskova’dan daha fazla taviz koparması için uluslararası koşulların uygun olduğu İsrail aşırılığı için oldukça uygundur. Dolayısıyla bu ay düzenlenmesi beklenen İsrail seçimlerinde rekabet, sivil aşırılık yanlısı partiler ile ordu ve güvenlik kurumunun genareller arasında sınırlı iken adil bir barışa dair hiçbir umut ışığı yoktur.
Suriye trajedisi, Yemen darbesi, Irak’ın kaybolması ve Hizbullah’ın “ilahi” zaferleri; İsrailli aşırılılara  sunulmuş değerli hediyelerdir. İsrailli aşırılık yanlılarına ait herhangi bir seçim programı, Lübnanlıların göç talebi ile yabancı büyükelçiliklerin önünde gösteri yapmalarından ya da şüpheli “uzlaşılar”ın Hama ve İdlib kırsalına dönmesi ile Esed rejiminin de geri dönmesinden daha iyidir.