11 Eylül 2001 Salı günü öğleden sonra CNN muhabiri Brent Sadler’e söylediğim sözden duyduğum şiddetli üzüntü aklıma geldi. O söz, “Eğer New York’taki ticaret kulelerine yönelik saldırıyı El-Kaide’nin yaptığı ispatlanırsa bu, Peygamber’in (SAV) vefatından sonra Arapların ve Müslümanların başına gelen en korkunç şey olacak!” Bu benzetme veya karşılaştırma isabetsiz ve yanlış olabilir. Kudüs’ün Haçlıların, ardından Siyonistlerin eline geçmesi de korkunç etkiler doğurmuştu. Ama aklıma nedense bu geldi. Yaşananları, Japonların 1942 yılında ABD’nin Hawaii’deki Pearl Harbor üssüne saldırmasından sonra ABD’nin Japonya’ya yönelik adımı ile kıyasladım.
El-Kaide saldırısının ilk sonucu, ABD’nin önce Afganistan’ı, sonra da Irak’ı işgal etmesi oldu. Buna paralel olarak radikal teröre karşı küresel savaş ilan edildi. O dönemde çoğu kişi şunu söyledi; Irak’ın terörle bir ilgisi yok. Hedef, onun petrolü. Onları, ABD’de bulunan Iraklı muhalifler de kandırdı. İşin aslı, ABD’nin petrole hiç ihtiyacı yok. Onlar, Avrupa’ya akan petrolü serbest dünyanın lideri olarak koruyorlar. Aynı şekilde bu olay olmasaydı Iraklı muhalifler, Amerikan sağ çevrelerindeki etkisi ne boyutta olursa olsun Başkan Oğul Bush’u ve onun yönetimini, Irak’ı herhangi bir bahane ile işgal etmeye ikna edemezlerdi. Mesele ABD’nin yenilmez olduğunu ispatlamak için yapılan bu iki işgal ile kendisini gösteren bir intikamdan ibarettir.
2002 güzünde Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’ne misafir öğretim üyesi olarak gittim. Orada bir gün Samuel P. Huntington ile yürürken Kenan Makiya ile karşılaştım. Her ikisi de bana ABD’nin Irak’ı işgal edeceğini söyledi ama gerekçe veya sebep konusunda anlaşmazlığa düştüler. Makiya’ya göre ABD, diktatörlük rejimini yıkıp bir demokratik model kurmak istiyordu! Huntington ise tebessüm ederek şöyle dedi: Efendim, siz demokrasiyi kabul etmiyorsunuz. ABD, Araplardan ve İslam’dan intikam almak istiyor. O genç Araplar, ABD’ye, onun sembolü olan Dünya Ticaret Merkezi’ne (İkiz Kuleler) ve Pentagon’a saldırdı!
Her halükârda “Arap ve İslam terörü” ile mücadele adına ülkeleri harap eden, medeniyetleri yakıp yıkan bir güvenlik ve askerî kuşatma hali uygulandı. Bush ve Donald Rumsfeld, İslam dininin radikaller tarafından gasp edildiği ve ortada ‘ılımlılar’ diye bir şey varsa onların İslam dinini gaspçılardan geri alması gerektiği düşüncesini benimsedi. ABD, gerçekten de kendini koruyabildi ancak terör dalgaları, Avrupa ve Asya ile paralel olarak her yeri, ama özellikle de Arap ve İslam ülkelerini vurmaya devam etti.
Bugün biliyoruz ki İranlılar, El-Kaide’nin saldırılarından haberdardı ve ABD’nin işini kolaylaştırdı. Aynı şekilde Afganistan’da da ABD’ye yardım etti ve Pentagon’un, İran, Suriye, İngiltere ve ABD’de sürgünde bulunan Iraklı İran destekçileri ile birlikte Irak’a girmelerine karşı çıkmadı. İslam adına radikallik yapanların başlıca iki hattı var: Usame Bin Ladin’in yönettiği hat ile İran rejiminin yönettiği hat. Bu iki hat, sadece 2005-06 yıllarında Irak’a egemenlik konusunda çatıştı.
ABD, İran yanlısı milisleri Irak’a yönetici olarak atadı ve bunlara ‘İktidar Meclisi’ adı verildi. Vaat edilen demokrasiden ümidini kestikten sonra 2006 yılında Irak’tan ayrılan Kenan Makiya, 2008 yılında kaleme aldığı ‘Fitne’ adlı kitabında şu ifadelere yer veriyor: Sözde İktidar Meclisi’nde ‘yabancı Iraklılardan’ oluşan on üç çete, Bağdat ve ötesindeki kıyımların fitilini ateşleyenlerin ta kendileridir. Zerkavi, aynı tür vahşetlerle onlara musallat oldu ve Amerikalılar orada burada kaybetti. Nihayetinde de 2009 yılından Irak’ı ülkedeki İran milislerine teslim etti.
ABD’nin teröre karşı savaşı sadece çeşitli ülkelerdeki Arap ve Müslümanları ele geçirmekle kalmayarak İslam’ı da damgaladı. Bunun için bu durumu yalnızca İran değil, Ruslar, Çinliler, Hintler, Maliki ve Beşşar Esed de kullandı, kullanıyor. 2011 yılında Suriye devrimi patlak verdiğinde Lübnanlı yetkililer Cumhuriyet Sarayı’nda bir araya gelerek ‘kendini uzak tutma’ açıklaması yaptı. Düşünceleri, Lübnan’ı ve gençlerini Suriye savaşından korumaktı. Son senelerde Hizbullah’ın ‘kendini uzak tutma’ açıklamasına karşı çıkmak ve onu halen uygulamamakla suçlandığına defalarca tanık olduk. Gerçek şu ki kendini uzak tutma açıklaması, devrimcilere yardım etmek için Suriye’ye giden ya da Lübnan’da dayanışma gösteren Sünni gençliğe uygulandı. Lübnan ve Suriye’de yüzlercesi öldürüldü ve binlercesi haberleşme veya ateş açma şüphesi ile tutuklandı. Niye? Çünkü Suriye devrimine destek olan her Sünni, bir terörist olur. Nasrallah’ın nazarında da bir tekfircidir. Tabii bu, 2012’den bu yana Suriye’de savaşan Hizbullah milisleri için geçerli değil!
İran’ın El-Kaide’yi kullandığı zamanlarda Türkiye tarafından kullanıldığı iddia edilen DEAŞ’lılar ise son yıllarda çok konuşuluyor. Ruslar ise ayrım yapmazlar. Rusya ile Türkiye arasında İdlib’e dair çıkan krizin sebebi bu sefer Nusra ya da Heyetu Tahriru’ş Şam. Kökleri ise El-Kaide.
Kürtleri sınırından uzak tutmak isteyen Türkiye hariç tüm taraflar, sorunlarını gidermek için çeşitli kesimlerle görüşmelerde bulundu. ABD tarafından işgal edilen ve devleti yıkılan Taliban bile şu an Washington, Tahran ve başka taraflarla çeşitli müzakereler gerçekleştiriyor.
Hintler, terörle mücadele bahanesiyle Keşmir’i ilhak ediyor. Çinliler, aynı terimi Uygurlara karşı kullanmaktan çekinmiyor. Sadece kimseden çekinmeyen Netanyahu kelime oyunu yapmayarak Kudüs’ü, Golan Tepeleri’ni, Ürdün Vadisi’ni ve Batı Şeria’daki yerleşimleri “atalarından miras kaldığı için” aldığını söylüyor!
Elbette Müslümanların insanlığını yok sayan ve İslam’ın yüzünü karartan düşünce ve karalama savaşlarının, çeşitli biçimlerde devam eden, öldüren ve yerinden eden bu güvenlik ve askerî savaşlardan aşağı kalır yanı yok. İslamofobi, Müslüman ve gayrimüslim insanların hayatına ilişkin suçlar işlemekle kalmayıp aynı zamanda insanımız ve dinleri hakkındaki kötü yaftaları da ebedi kılan El-Kaide ve DEAŞ’ın sebep olduğu amansız bir hastalıktır. Bununla birlikte asıl sebep, ABD’ye yapılan bu benzersiz saldırıdır.
ABD’nin İran’ın, DEAŞ’ın ve Rusya’nın kurbanı olan Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan gibi ülkeler tekrar istikrar sahibi ülkeler ve toplumlara dönüşür mü? Neredeyse hayal etmek bile zor. Önümüzdeki on yıllarda 11 Eylül olayının ülkelerimize, toplumlarımıza, dinimize ve insanlığımıza olan etkilerini düşünmeye devam edeceğiz.
Son Haberler
- Grönland ve Hakikat saati: Avrupa Washington’dan stratejik olarak bağımsızlaşabilir mi?
- Husi Güçleri Yemen'in batı sahilinde ilerleyerek stratejik bölgeleri ele geçirdi
- Macron, savunma iş birliği ve petrol ihracat rotalarını çeşitlendirmeyi görüşmek üzere pazartesi günü Irak Başbakanı Ali el-Zeydi'yi kabul edecek
TT
11 Eylül'ün Arap ve Müslümanlara etkileri
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة