Racih Huri
Lübnanlı yazar
TT

​Yangın çıkarıp sonra da umuttan bahsediyorlar

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani için New York’ta karşı karşıya kaldığı karşılama tam anlamıyla trajikti. Bunun tek nedeni, ABD hükümetinin daha önce BM toplantılarına katılmak üzere gelen Fidel Castro gibi kendisinin de hareketlerine kısıtlama getirmiş olması değildi. BM Genel Kurulu’nda uluslararası meşruiyetin oybirliğiyle İran’ı kınayan ve Başkan Donald Trump’ın İran rejimine baskı yapma politikasının arkasında duran bir pozisyonu benimsemesiydi.
Yine ABD, Trump’ın Ruhani ile görüşmeye istekli olmadığını göstermek için -2015 yılında Obama’nın yaptığı gibi- Cumhurbaşkanı Ruhani ile Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’e vize vermeyi geciktirdi. Ruhani ile Zarif’in ise daha New York’a gitmeden önce -yabancı bir diplomatın saçma olarak nitelediği- 2 girişim ile İran’ı olumlu bir pozisyonda göstermeyi planlamış oldukları çok açıktı.
Birinci manevra; Ruhani’nin Tahran’dan ayrılacağı günün akşamında, “Umut” adını vermekten kaçınmadığı “Körfez güvenlik planını” açıklamasıydı. Ruhani’nin umut ve güvenlikten bahsetmek için özellikle BM kürsüsünü seçmiş olduğu çok açık. Oysa bütün dünya ülkelerinin, İran’ın endişe verici ve istikrarı sarsan siyasi politikalarından vazgeçeceğine dair hiçbir umudu yok. Umut ve güvenlik için hayali girişimlere değil, Irak-İran savaşı (1980-1988) ile başlayan devrimi ihraç etme stratejisini benimsemesinin ardından İran’ın bölge ülkelerine yönelik olumsuz müdahalelerini durdurmasına ihtiyaç olduğunu biliyorlar.
Ruhani, hem Hürmüz Boğazı hem de Umman Körfezi’nin güvenliğinin içeride sağlanması gerektiğini belirtirken elbette istikrarı sarsan, yangınlar çıkararak bölgesel hegemonyasını dayatmaya çalışan İran’ın içerisini kastediyor. Asıl garip olan ise, “Umut” adını verdiği girişim ile dostluk ve kardeşlik elini uzattığını söylediği sırada Saudi Aramco’nun Abkayk ve Hurays'ta bulunan tesislerine İran’ın düzenlediği saldırının neden olduğu yangının dumanlarının daha dağılmamış olmasıydı. Yine bu çağrıyı yaptığında, uluslararası alanda saldırının dünya ülkelerini ve küresel ekonominin istikrarını hedef aldığına yönelik kınayıcı sesler gittikçe yükseliyordu.
Cumhurbaşkanı Ruhani “Umut” girişiminden bahsederken Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, BM Güvenlik Konseyi’nde Umut Koalisyonu Planı önerisinde bulunurken, gazetecilerin alayına maruz kaldı. İran, ABD ve Avrupa ülkelerinin, petrol tankerlerinin İran’ın saldırılarına maruz kalması nedeniyle Körfez’de güvenliği ve petrol sevkiyatını korumak için 50 ülkeden oluşan bir uluslararası koalisyon kurma çabalarına, Umut Koalisyonu’nu kurarak karşılık vermek istiyor gibi görünüyor. Buraya kadar bir sorun yok. Asıl sorun ve Zarif’in bu önerisinin alayla karşılanmasının nedeni: Irak, Suudi Arabistan, Bahreyn, BAE, Umman, Kuveyt, Katar ve Yemen gibi koalisyona katılabileceğini belirten ülkelerin çoğunun pratikte İran’ın yıkıcı müdahalelerine maruz kalan ülkeler olmaları.
İran’ın “Umut” girişimi ile ilgili açıklamalarının saçma olmasının nedeni; yalnızca İranlı yetkililerin ülkelerinin bölgesel kutuplaşmanın merkezi olduğu ve Bağdat, Şam, Beyrut ve Sana olmak üzere 4 Arap başkentini kontrol ettikleri iddiaları ile sınırlı değil. ABD İran Özel Temsilcisi Brian Hook’un Washington’un İran’ın bölgeye yönelik politikalarını reddettiği, Tahran’ın her zaman diplomasiden bahsedeken diğer yandan terör saldırıları düzenlediği ve düzenlediği son terör saldırısının Aramco saldırısı olduğu açıklamaları ile de ilişkilidir. Meşhed şehrinin cuma hatibinin aynı zamana denk gelen,  Ruhani ve Zarif’in umut ile ilgili bütün sözlerine tamamen aykırı olan ifadeleri de bu açıklamaların ne kadar saçma ve alaya alınmayı hak ettiğinin bir kanıtıdır.
Dini lideri seçme, denetleme hatta azletme yetkisine sahip Uzmanlar Meclisi üyelerinden biri olan Ayetullah Ahmed  Alem-ul Huda, İran’ın Ortadoğu’da desteklediği silahlı gruplar onun bir parçası olduğu için ülke yüzölçümünün coğrafi sınırlarından çok daha büyük olduğunu açıkladı. Buradan yola çıkarak şu soruyu sormamız çok doğal:
Alem-ul Huda, Suudi Arabistan’a hitaben, “İran nerede yer alıyor biliyor musunuz? Lübnan’ın güneyi ve Hizbullah İran değil mi? İran hem güneyinizde hem de kuzeyinizde değil mi? Aramco saldırısı kuzeyden gelmedi mi? İran, bugün İran’dan ibaret değil. Irak’ta Haşdi Şabi, Yemen’de Husiler, Suriye’de Ulusal Savunma Güçleri, Filistin’de Hamas İran’ın bir parçası olduğu için artık coğrafi sınırlarının ötesine geçti” açıklamalarında bulunurken; Ruhani, hangi kardeşlik, dostluk ve umuttan bahsediyor?
Bütün bunlara rağmen hala umuttan mı bahsediyor?
Ruhani’nin ikinci manevrası; ABD seçimleri sonuçlanana kadar vakit kazanmak için Trump’ı aldatıcı ve yüzeysel müzakarelerle boğmayı ve yaptırımları aşmayı amaçlayan açık bir girişimden ibaretti. Nitekim Ruhani, BM’de konuşma yapmadan önce bir hükümet sözcüsü, Washington’un eski nükleer anlaşmaya dönmeyi ve yaptırımları kaldırmayı kabul etmesi halinde Tahran’ın nükleer silah elde etmek için çalışmayacağına ve eski anlaşmada bazı değişiklikler yapılmasını kabul edeceğine dair güvenceler vermeye hazır olduğunu açıkladı. İran’ın önerdiği değişikliğin, ilk olarak ABD’nin yaptırımları kaldırmayı kabul etmesi, daha sonra söz konusu basit değişikliklerin görüşülmesi için çağrıda bulunduğu çok açıktı.
Ancak İran, bu 2 girişimini açıklamasının ardından umduğu karşılığı bulamadı. Avrupa ülkeleri Başkan Trump’ın arkasında durdular. Ruhani New York’a ulaşır ulaşmaz Macron, Merkel ve Johnson, İran’ın Aramco saldırısının sorumlulusu olduğunu belirterek, İran’a kışkırtıcı bir politika takip etmek yerine diyaloğa dönme çağrısında bulundular. Bu 3 Avrupalı liderin görüşmelerinin ardından yayınlanan ortak bildiride, İran’a gerilimi yükselten provokatif eylemlerini durdurma ve diyaloğa yönelme çağrısında bulunarak, nükleer programı ve füze programlarını kapsayan bölgesel güvenlik meselelerine ilişkin uzun vadeli bir çerçeveyi kabul etme zamanının geldiğinin altını çizdiler.
Dolayısıyla bu bildirinin, Dışişleri Bakanı Pompeo’nun geçen yılın kasım ayında yaptırımların hayata geçmesinden sonra belirlediği ve İran’ın uyması gereken 12 şarta dayanan ABD’nin bilinen tutumunu benimsediği açıkça görülüyor. Ruhani’yi hayalkırıklığına uğratan bir başka açıklama da Washington ve Tahran arasında arabuluculuk yapan Macron’dan geldi. Kendisine eşlik eden gazetecilere göre Macron,  Kapsamlı Ortak Eylem Planı – 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmanın adı- ile evli değilim ifadesini kullanmış.
New York’ta işler İran için daha da karmaşık bir hal aldı. Bunun nedeni yalnızca Başkan Trump’ın, “Macron benim dostum ama biz arabuluculuk yapacak birini aramıyoruz” diyerek Macron’un arabulucuğunu kabul etmemekte kararlı olması değildi. Bir diğer nedeni de, Macron’un Ruhani ile salı günü 1.5 saat süren görüşmesinin ardından ABD-İran arasında diyalog için şartların uygun olduğu açıklaması yapmış olsa da ABD medyasının çarşamba günü, Macron’un görüşme sırasında büyük bir çaba harcamasına rağmen, İran tarafının görüşmeleri başlatmak için  ABD’nin yaptırımları kaldırması şartında ısrar etmesi sonucu bütün çabalarının boşa gittiğine işaret etmesiydi. Macron’a göre İranlılar bu ısrarları nedeniyle çözüm fırsatını kaybettiler.
Yaptırımlarda bu kadar ileriye giden Trump’ın istediğini almadan geri adım atmayı kabul etmeyeceği açık. Bu nedenle Pompeo çarşamba günü bir açıklama yaparak, İran’ın Aramco saldırısının arkasında olduğunu, Husileri, Esed rejimini ve Irak’taki Şii milisleri destekleyerek kaosa neden olduğunu ve ancak güç karşısında boyun eğeceğini belirtti.
Ruhani’nin BM’de yaptığı konuşmaya ilişkin ise Pompeo, İran’ın terörü yendiğini iddia ederek yalan söylüyor diyerek ABD diplomasisinin uluslararası toplumun dikkatini İran’ın dünya barışını tehdit ettiğine çektiğini ifade etti. Trump’ın baskı politikasından geri adım atmayacağını vurgulamak için de Washington çarşamba günü, Suudi Arabistan’ı desteklemek amacıyla bölgeye daha fazla asker göndereceğini ve İran’dan Çin’e petrol taşıdıkları gerekçesi ile Çinli şirketlere yeni yaptırımlar uygulayacağını açıkladı.