Dış güçlerin kontrolüne teslim olmuş ve ona bağımlı hale gelmiş gerçekliğe karşı başlatılan son ayaklanmada Irak’ın bazı çocuklarının boğazından kopan “Bağdat Araptır” haykırışının yankısı doğrusu beni sarstı.
Bu sözlerim, bazı insanların aklına hemen Arap kimliği şovenistliği yaptığım düşüncesini getirebilir. Bu kişilerin aşırı milliyetçilik sonuçları ile ilgili anıları ve çekinceleri olmasını anlıyorum. Ancak bugün karşımızda her akıllı insanın sadece reddetmesi değil değişmesi için çaba harcaması da gereken acı bir gerçek var.
Bu noktada da değişime karşı olan bazı kardeşlerim ve dostlarımın itirazı ile karşılaşabilirim. Bu kişilerin değişime karşı olma gerekçeleri, bazı tarafların 2011 yılında Arap dünyasında görülen değişim dalgasının kontrolünü ele geçirmesi ve birden fazla yerde yanlış yöne saptırmış olmalarıdır.
Bu gibi kişileri de anlıyorum. İnsanların despotluk ve baskıya, özgürlüklerinin ellerinden alınmasına ve yolsuzluğa isyan etmeye yönelik doğal eğilimlerinin, karşı karşıya kaldıkları haksızlıklar ve sıkıntılar ile hiçbir ilgisi olmayan ideolojik ya da teolojik bir ajandaya hizmet etmesi için kullanılmasına yaptıkları itirazlara ben de katılıyorum.
Ancak bu 2 grubu da şunu söylemek istiyorum: Arap kimliği eğer hoşgörü, farklılıkları kabullenme ve Arap olmayan bileşenlerin özelliklerine saygı duymak ile karakterize edildiğinde ne bir sorundur ne de kötü bir şeydir. Aynı şekilde değişim de kurumlara inanan, herkese hakkını veren, dar kalıp ve ufuklara hapsolmamış, krizleri sadece ağrı kesiciler ile çözmeye çalışmayan hoşgörülü, iddialı ve genç bir lider kadrosunu iktidara taşıyacaksa bir felaket değildir.
Dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde kimlik konusunda geniş bir uzlaşı vardır. Bugün yaşamakta olduğumuz gibi istisnai koşullarda bu uzlaşı zaman zaman sarsılsa da genel olarak her zaman vardır.
Ülkedeki sosyal sınıflar ve topluluklar için bir güvenlik ağı gibidir. Yine bütün gelişmiş ülkelerde iktidar değişimi sayesinde gerçekleşen sorunsuz değişim, her türlü siyasi, sınıfsal ve yaşamsal gerginliği yatıştırmakta önemli bir rol oynar. Aynı zamanda aniden patlayıp toplumun tamamını yıkabilecek gizli nefretlere dönüşmesini engellemek için anlaşmazlıkların birikmesini engeller.
Dolayısıyla eğer ortada karşı çıkılan bir baskı ve despotizm varsa onun yerine karşıtı olan ve intikama dayanan bir baskı ve despotizm getirmek doğru değildir. Nitekim bu da çok sürmez ve kendisine de karşı çıkanlar olur.
Coğrafi, demografik, dini ve siyasi olarak kompleksli çevresinden etkilenen Iraklıların her zaman şiddet ve kana meyilli olduğunu söyleyenler var. Yüzyıllar boyunca Irak toprakları savaşlara ve ayaklanmalara tanıklık etti. Birçok hanedan bu toprakları yönetti. Bunun yanında düşünce akımlarının yükselişine, kimisi sönen ve sona eren kimisi de tekrar gün yüzüne çıkmak için uygun koşulların oluşmasını bekleyen radikal akım ve dogmaların çıkışına da şahit oldu.
Bu bağlamda; 20. yüzyılın sonlarına hatta 2003’e kadar Irak’ta çeşitlilik ve çoğulculuk, kimisi birlikte yaşamaya, medeniyetler ve kültürler arası alışverişe fırsat tanıyan kimisi de çatışmalar ile dolu olan birçok dönemden geçtiler. Fanatik ve zalim bir liderin birkaç yıl önce çeşitliliğin ve çoğulculuğun başkenti Musul halkını “Yezid’in çocukları!” olarak nitelediğini belki de hepimiz hatırlıyoruz.
Doğrusu ne Irak’ın ne de komşu herhangi bir Arap ülkesinin, başkalarına yasakladıkları şeyleri kendilerine helal kılan, ülkeyi talan etmek, halkı soymak ve her türlü yolsuzluk ile servet sahibi olmak için dinin arkasına saklanan hatta mazlumiyet maskesi ile herkesi kandıran insanlar var oldukça bir geleceği olmayacaktır.
Halihazırda yaşanan ayaklanmada küçücük de olsa bir ümit ışığı var. O da çoğunluğun dış müdahalenin gücü ile iktidara getirilmesinin üzerinden geçen 15 yılın ardından mezhepçi aşırılıkların yolsuzluğu ve gücün kötüye kullanımını örtmeye artık yetmediğini kanıtlamasıdır.
İran’daki Devrim Muhafızları gibi mezhepçi milis güçlerden güç almak ve onları ülkenin fiili yöneticisi olarak dayatmak artık mazlumiyet ve intikam adı altında ülkenin zenginliklerini talan edenleri korumak için yeterli gelmiyor.
Birkaç gün önce patlak veren ayaklanmanın en başından itibaren Iraklı Şiiler ayaklanmanın merkezindeler.
Belki de onlar, bu ayaklanmanın neden başladığını, bölgesel genişlemeci komplonun Ortadoğu’nun en zengin kaynak ve imkanlarına sahip ülkelerinden biri olan ülkelerini nasıl yoksullaştırmaya çalıştığını herkesten çok daha iyi biliyorlar.
ABD’nin Irak’ı işgal etmesi ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra çok şey yaşandı. Ancak burada unutmamız gereken birkaç gerçeği kaydetmek istiyorum:
Bu gerçeklerin ilki; Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal ederek büyük hata işlemiş olsa da Arap ülkelerinin çoğu -ABD’nin dostu olanlar da dahil- jeopolitik çıkarımları açısından acemi ve zararlı bir işgale karşıydılar. Çünkü Irak, Arap dünyasının Arap olmayan 2 bölgesel güç olan İran ve Türkiye’ye açılan sınır kapısıydı.
İkinci gerçek; İran ve Türkiye’nin Irak’ta ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesi ile gerçekten sona eren tarihi emelleri ve çıkarları olduğudur.
Aynı şekilde Irak’taki en büyük 2 dini grup Şiiler ve Sünniler olması 2 büyük komşusu “Şii” İran ile “Sünni” Türkiye’ye müdahale ve ülkenin iç işlerini manipüle etmek için güçlü bir gerekçe oluşturmasıdır.
Üçüncü gerçek; Irak’ta ülkenin kuzeyinde ve kuzey doğusunda önemli bir bileşen olan Kürtlerin varlığıdır. Bilindiği gibi Kürtler, bu 2 düşman komşu ülkenin hemfikir oldukları ender konulardan biri hatta tek uzlaşı noktasıdır. Bağımsız bir Kürt oluşumunu engellemek her ikisinin de çıkarınadır. Çünkü böyle bir oluşumun varlığı ikisinin de iç birliği için bir tehdit oluşturabilir. Zira Irak’ta bulunan 6 milyon Kürdün yanısıra İran’da 8, Türkiye’de 15 milyon Kürt yaşıyor.
İşgalden sonra ABD’nin kurduğu geçici koalisyon yönetimi aralarında ordunun da bulunduğu Irak devletinin kurumlarını tahrip etmekte çok ileri gitti. Ama buna raümen Irak’ın bölünmesini engelleyen belki de en önemli etken, Türkiye’nin özellikle de Türkmen azınlığı marjinalleştireceği için Kürtlere herhangi bir şekilde bağımsızlık verilmesine şiddetli bir şekilde karşı çıkmasıydı.
Dördüncü gerçek; “ABD’ye Ölüm” ve “Büyük Şeytan” gibi sloganları atmalarına rağmen Bağdat ABD güçlerinin eline geçer geçmez İran’da sürgünde yaşayan Iraklı Şii liderler, Bağdat’a gelerek muzaffer bir güç olarak hareket etmeye başladılar.
Gerçekten de kısa bir süre sonra Washington’un da “galip ve mağlup” gerçeğini kabul etmesi ile İran’ın takipçileri Irak’ta yönetimi fiilen ele geçirdiler.
Daha sonra Obama’nın Başkan olduktan sonra İran’daki Mollalar rejimi ile teknik konulara odaklanan ve Tahran’ı kontrolsüz bir biçimde genişleme ve egemen olma konusunda serbest bırakan nükleer anlaşmayı imzalaması sadece Irak’ta değil Suriye, Lübnan ve Yemen’de durum daha da kötüleşmesine yol açtı.
Dolayısıyla Irak ayaklanması her şeyden önce Iraklıdır ve öyle de olmalıdır.
Büyük devletlerin gafletinden ya da göz yummalarından yararlanarak Akdeniz ve Kızıldeniz’e kadar uzanan bu büyük bölgesel yıkımı durdurmak için böyle olması gerekir.
TT
Acemlerin Irak'ı değil Iraklıların ve Arapların Irak'ı
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة