Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

​10. Uluslararası Sir Bani Yas Forumu

BAE Dışişleri Bakanlığı her yıl çölün ortasındaki bir tatil merkezinde medyadan uzak bir forum düzenleyerek iyi bir gelenek başlattı. Bu forum Abu Dabi adalarından Sir Bani Yas’a nispetle Uluslararası Sir Bani Yas Forumu adını taşıyor. Uzmanlar ile politikacıları bir araya getiren bu forum “düşüncelerin tartışılması” esasına göre yürütülmesi sıcak meselelerde sınırsız bir konuşma fırsatı tanıyor.
Geçen hafta 10’uncusu düzenlenen forum oldukça zengin ve yoğun geçti. Eski ordu mensuplarının yanısıra Ortadoğu ve dünya ülkelerinin yönetimlerinde görev yapan kadın ve erkek katılımcılar düşünceleri ile forumun gündem maddelerine katkıda bulundular. Birçok konu tartışıldı. Forum Ayrıca Ortadoğu’da uygulanan politikaları desteklemek, savunmak, açıklamak veya eleştirmek gibi görüşleri ve pozisyonları farklı yönlerden ele aldığı için de çok değerliydi. Forumda bugün yaşanan bazı sıcak meselelerin seyrine yönelik tahminler de yer aldı. Elbette tartışılan birçok konu arasından birini seçmek ve ondan bahsetmek çok zor. Ancak bana göre forumun ele aldığı konuların büyük bir bölümünün kesiştiği ortak tema olan İran İslam Cumhuriyeti’nin bölgedeki politikaları en önemlisiydi. ABD ile ilişkilerden bahsedildiğinde, Yemen meselesi ele alındığında, Irak, Suriye ya da Filistin’deki durumlar tartışıldığında parmaklar hep İran’ı işaret ediyordu. Çünkü İran ve politikaları, bölgede birbirleri ile yarışan birçok meselenin bel kemiğini oluşturuyor. Lübnan ve Irak ayaklanmaları ile aynı döneme denk gelen İran halklarının ayaklanması ve içerideki etkileri, İran’ın rolüyle ilgili tartışmalara daha da önem kazandırdı.
Tutarlılılık ve nesnellik açısından ilk önce İran’ın yarı resmi politikasını, komşularına yönelik müdahalelerini haklı göstermek için öne sürdüğü argümanları sunmak daha iyi olacaktır. İran, forumdaki diyalogların da ortaya çıkardığı gibi büyük haksızlıklara maruz kaldığını düşünüyor. İran'ın bahsettiği bu büyük 'haksızlıkları' şu 7 maddeyle özetleyebiliriz:
- İranlılar, Washington ne kadar güven verici ve endişelerini giderici mesajlar verse de ABD’nin İran rejimini değiştirmekte kararlı olduğunu, sertleşen yaptırımların bu değişimi gerçekleştirecek bir araçtan ibaret olduğunu düşünüyor. ABD, İran rejimini değiştirmeye çalışmadığını deklare ediyor ama İran’ın yönetici seçkinleri bu açıklamlara güvenmiyor.
- İran, bölgede öncelikle kendisini hedef alan ABD kampları ile çevrili. Bu da söz konusu kaygılarını bir kanaate dönüştürüyor.
- İran’ın bakış açısına göre 8 yıl süren Irak-İran savaşını başlatan ve kendisine saldıran Araplardı. İran ile savaşan Irak rejimiydi ama diğer Arap ülkeleri de maddi ve manevi olarak onu desteklemişlerdi. İran’a göre Araplar bugün bile İran’daki terör örgütlerine yardım ediyor!
- İran’ın Suriye ile tarihi ilişkileri açısından bakılırsa Şam, İran-Irak savaşında diğer Arap ülkelerinin aksine İran’ı desteklediği için bugün o da Suriye’yi destekliyor. Çünkü İran'a göre Suriye’deki savaşın hedefi, rejimi dışarıdan bir müdahale değiştirmektir.
- İran’ın tüm sınırları güvende değildir ve dışarıdan sızmalara karşı savunmasızdır.
- İran, Suriye ve Irak’ta DEAŞ’a karşı savaştı. Yani İran teröre karşıdır.
- İran, Vehhabiliğin kendisine ihraç edilmesinden korkuyor.
Bana göre İran’ın yarı resmi bakış açısını sunan bir dizi gerekçenin okuması budur. Akıllı kişilerin bunları nasıl benimsedikleri ise gözlemciler için oldukça şaşırtıcı. Eğer Araplar İran ile savaş istiyorsa Suriye nedir? Bir Arap ülkesi değil mi? Dolayısıyla Arapların tümünün İran’a karşı savaştığı iddiası doğru değildir. Öte yandan Vehhabiliğin de On İki İmam (İsnaaşeriyye) mezhebine inanan kitleler üzerinde bir etkisi yoktur. DEAŞ’a karşı savaşanlar ise –forumda uzmanların da dile getirdiği gibi- Uluslararası Koalisyon, bazı Suriye devrimci grupları ve Irak ordusudur. Uluslararası destek olmasaydı DEAŞ yenilemezdi.
Forumda ele alınan konulardan birinde Hindistan’ın dış politikası tartışılırken İran’ın pozisyonuna ilişkin bir gerçek daha açığa çıktı ki o da şuydu: İran yayılmacılığına gerekçe olarak Irak, Lübnan ve Körfez’de Şiilerin varlığını gösteriyor. Ancak Hindistan’a baktığımızda orada yaklaşık 150 milyona ulaşan bir Müslüman nüfus bulunuyor. Bunların 50 milyonu da Şii. İran’ın bu Şii topluma yönelik tutumunu sorguladığımızda ise şu yanıta ulaştık: 'İran başlangıçta bir şekilde bu Şii nüfus üzerinden müdahale etmeye çalıştı' ancak sert bir kayaya, yani Hindistan’ın laik, dini siyasallaştıran politikalardan uzak, dış müdahaleleri kabul etmeyen bir ülke olduğu gerçeğine çarptı. Bu nedenle son 30 yıl boyunca İranlılar, Hindistan’ın iç işlerine yönelik herhangi bir müdahaleden kaçındı. Kısacası İran’ın Şiileri savunma gerekçesi de basit kişileri kandırmak için uydurulmuş bir efsanedir. Gerçek ise milliyetçi eğilimli İran nüfuzunun Arap topraklarında mümkün olduğunca yayılması ve genişlemesidir. Halbuki İran burada da Hindistan’dakine benzer bir tepki ile karşılaşmış olsaydı durum farklı olabilirdi.
Daha sonra tartışmalar İran içinde yaşananlara kaydı. Tartışmalar, İran’ın yönetici seçkinleri arasında derin bir çatışma olduğunu ve aynı zamanda -uzmanların açıkladığı gibi- bu seçkinlerin hayalkırıklığı yaşadıkları ortaya çıktı. Bunun nedeni de yönetimi elinde tutan ve bütün politikaları yöneten gruptakilerin sayısının 20 kişiyi geçmemesidir.
Yine İran politikalarının ideolojik bir yönü var ise bunun yüzde 20’yi geçmediği, geri kalan yüzde 80’nini ise bir uzmanın da belirttiği gibi siyasal olarak hayatta kalma (political survivor) faktörünün oluşturduğu sonucuna ulaşıldı. Rejimin varlığına yönelik bu kaygı, rejimin temel ve aynı zamanda yanlış olan şu düşünceyi benimsemesine yol açtı: İçeride savaşmak zorunda kalmamak için dışarıda savaşmak zorundayız!
İran ekonomisi, ABD tarafından uygulanan yaptırımlar karşısında çözülmeye başladı. Az sayıdaki yönetici seçkin ile halk arasındaki uçurum da büyümeye başladı. Gelecek birkaç yıl içerisinde rejim kademeli olarak içeriden zayıflayabilir. İran’ın kötü ekonomik durumu, bölgedeki uzantılarına sunduğu maddi desteği de azalttı. Lübnan krizinin nedeni de bir yandan Hizbullah’ın İran’dan aldığı maddi desteğin gerilemesi, diğer yandan ABD yaptırımları aracılığıyla Hizbullah’ın taraflarından biri olduğu Lübnan ekonomisinin tamamına uygulanan baskılardır. Aynı şey Husilerin İran’ın lojistik desteğinin artık eskisi gibi olmadığını hissettiği Yemen için de geçerlidir. Bu nedenle Husilerin müzakare masasına dönmesi yakın görünüyor.
Uzman ve politikacılardan duyduğum kadarıyla gelecek dönemin gündeminin özü yeni bölgesel ilişkilere geçişte. Bir önceki döneme birçok taraf arasındaki savaş damga vursa da bu durum sınırlıydı. Bölge, İran’daki bazı maceracıların aradığı ve gerçekleşmesi halinde taş üstünde taş bırakmayacak büyük ve kapsamlı bir savaştan kaçınmayı başardı. Ama bugün gündem değişti ve belki de gelecekte yine değişecek. Yumuşak güç meyvelerini vermeye başladı. Yani ekonomik yaptırımların savaşa göre daha iyi sonuçlar doğurduğu ortaya çıktı. Yaptırımlar, hedef aldığı tarafları kayıplarının daha ağır, uluslararası camia için ise daha az maliyetli olduğuna ikna etti.
Şimdi yapılması gereken, halkları yoksullaştırdığı ve politikayı kısırlaştırdığı kanıtlanan ideolojiler çevresinde koparılan gürültüler devam ettikçe sağlanamayacak olan güveni tesis edecek programları araştırmaktır. Bu yüzden bugün Iraklılar, Lübnanlılar ve son olarak İranlılar, efsanaler ile süslenen idolojilere karşı ayaklanarak halkların asil isteği olan sivil devleti talep ediyorlar.
Son olarak; Ortadoğu’da politikanın ilginçliklerinden biri de iki karşıt tarafın, yani İsrail ve İran’ın aynı ajandaya hizmet etmeleridir. Zira İsrail, Filistinlilere baskı yaptıkça İran propagandasının nefes almasını sağlıyor.