Yazının başlığı, bir araya gelmeyecek iki şeyi bir araya getirmiş gibi görünebilir. Zira faşizm, geçen yüzyılın otuzlu yıllarında popüler olan ideolojik bir yönetim biçimi ve siyasi sistemdir.
Küreselleşme ise sınırları aşan ticaret, değerler ve teknoloji akımıdır ve dünyayı küçük bir köye dönüştürmüştür. 20’inci ile 21’inci yüzyıllar ya da İkinci ile Üçüncü bin yıllar arasındaki köprüden geçiş sırasında konuşulmaya başlanmıştır.
Birincisi; devlete ve ulusal ayrımcılığa, bir ulusun diğer uluslardan üstünlüğüne ve bunun yansıması olarak askeri hegemonyaya odaklanır.Nitekim faşizme dayanan Nazizm, insanları biyolojik olarak sınıflara ayırır.
İkincisi yani küreselleşme ise daha çok bilişim, biyoloji ve kimya alanındaki çağdaş teknolojik devrimlerin doğurduğu itici güce odaklanır. Sınırların yanısıra artık halklar, ülkeler, ırklar ve etnikler arasındaki farkları da kaldırmaya başlamıştır.
Küreselleşmede, insanlığın tamamı, hegemonya, emperyalizm ve hakimiyet olmadan tek bir birlik içinde bir araya gelir.
O, bilgisizlik, hastalık, yoksulluk ve izolasyonu ortadan kaldırmanın yoludur. İnsanlık uzaya gitmeyi başardıktan sonra yerküre ve sakinleri tek bir birlik haline geldiler.
Özetle, birincisi (faşizm) dünyanın tek bir devlet yahut ırkta daralmasına, ikincisi (küreselleşme) insanlığı tek bir yazgıda bir araya getirmek için genişlemesine yol açar. Bununla birlikte, tarih ve uluslararası ilişkilerde, faşist ve nazist liderleri hatırlatan liderlerin ortaya çıkışı ile dünya ülkelerinin çoğunun popülist, fanatik ve dışlayıcı sağcı eğilimli olduğuna dair yaygın hikaye aslında küreselleşme sürecine karşı büyük bir meydan okumadır.
Liderlerin sağcı eğilimli olmasının nedeni ise, insanların sınırların ötesinde kolayca dolaşabilmesi şeklinde özetlenen küreselleşmenin, devletlerin dayandıkları egemenliği büyük ölçüde tehdit etmiş olmasıdır.
Fakat, bir şekilde her ikisi de son zamanlarda çok fazla incelemeye maruz kaldılar.
Mevcut tutumların lanetinden kurtulmaya çalışan çok sayıda tartışma ve inceleme yapılmaya başlandı. Bu tutumlar, Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi ve İngiltere’nin neredeyse kesin olan Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılışının biçimlendirdiği parlak fenomenleri ile sona ermek üzere olan yaşadığımız 10 yıla eşlik eden tutumlardır. Michael Hirsh, Dış Politika dergisinin 22 Ekim tarihli sayısında yayınlanan “Ekonomistler kaçış yolunda” ya da “Economısts On The Run” başlıklı yazısında, prestijli ve Nobel ödülünü kazanmış ekonomist Paul Krugman ve diğer ekonomi uzmanlarından, ABD’li işçilere, düşündüklerinden daha fazla zarar veren küreselleşme konusunda yanıldıklarını aktarıyor. Aynı şekilde Krugman’ın, ekonomi hakkındaki anlayışının ciddi derecede eksik olduğu itirafına da yer veriyor. Krugman’ın yakın bir zamanda yayınladığı “Ekonomistler (ben de dahil) neden küreselleşme hakkında yanıldı” başlıklı yazısından kendisi ve diğer önemli ekonomistlerin “hikayenin önemli bir bölümünü kaçırdıkları” ifadesini naklediyor.
Krugman’a göre bunun nedeni, küreselleşmenin “küresel küreselleşmeye” ve özellikle de ABD’deki endüstriyel orta sınıf açısından büyük ekonomik ve sosyal çalkantılara yol açacağını anlamamış olmaları. Hirsh yazısında, Krugman’ın ekonomistlerin kendisini küçümsemekle hata yaptıkları Çin ile rekabetten, bu işçi sınıfı toplumların çoğunun ciddi bir biçimde zarar gördükleri ifadesini de aktarıyor.
Yazarın, prestijli ve önde gelen çok sayıda ekonomistten yaptığı alıntılar, küreselleşmenin yolu üzerinde 3 şeyin durduğuna odaklanıyor gibi görünüyor: Birincisi; ortaya çıkardığı eşitsizlik. İkincisi; ABD ile Çin arasındaki rekabetin, dünyanın ana güçleri arasındaki rekabetler çerçevesinde hafife alınmasının mümkün olmadığı. Üçüncüsü; küreselleşmenin sadece yoksul ülkeleri değil gelişmiş ülkelerdeki orta sınıfı da olumsuz etkilediği.
Yine Dış Politika dergisinin 2 Kasım tarihinde yayınlanan sayısında, “Donald Trump’a Faşist Demeyin” başlıklı bir başka yazısında Hirsh, faşizm ve faşist tanımları üzerinde süregelen tartışmayı inceliyor. Hirsh, bu 2 tanımın yanlış kullanılması nedeniyle, Ronald Reagan, George Bush, Bill Clinton hatta Barcak Obama ve elbette Donald Trump dahil birçok ABD’li başkanın faşist olarak tanımlanmaktan kurtulamadığını düşünüyor.
Bu kaba tanımdan sağın yanısıra sol da kurtulamadı. Her 2 durumda da siyasi güçler, rakiplerine karşı faşizmin ve faşistleri tanımlayan birden fazla tanımı kullandılar.
Yazarın bu noktada yer verdiği gerçek, İtalya’da Mussolini’nin faşist, Almanya’da Hitler’in nazist modellerinin benzersiz çok boyutlu modeller oldukları ve bu boyutların bütün siyasi rakiplerde bir araya gelmesinin zor olduğudur.
Göçmenleri ve yabancıları reddetmeyi, Avrupa'daki yeni liderlerin özelliği olarak görüp anlamak mümkün. Ancak, bu liderlerden hiçbiri faşist liderler gibi küresel olarak genişlemek amacında olduklarını deklare etmemişlerdir.
Aynı şekilde Trump, belirli ırkları küçük görebilirler. Solcular politik rakiplerini küçük görebilirler. Fakat bu, kimi zaman “fanatiklik” veya “otoriterlik” kimi zamanda devlete ekonomi ve sosyal sisteme daha sık müdahale etme hakkı veren bir sistemin propagandasından fazla bir anlam taşımamaktadır. Faşizm anlamına gelmemektedir. Gerek sağ gerekse solda yaşananları, özellikle kaba olarak tanımlayabileceğimiz belirli bir kelimenin herkes tarafından kolayca kullanılması şeklinde açıklayabiliriz. Çünkü otoriter, radikal ya da totoliter gibi diğer kelimeler, gerçeği tanımlamakta olmasa da siyasi rakipleri suçlamakta ya da destekçileri var olan bir tehlikeye karşı harekete geçirmekte yetersiz kalmaktadır.
İşte bu noktada yazar, şu ABD’li atasöze şiddetle karşı çıkıyor: Eğer bir canlı, ördek gibi yürüyor, ördek gibi yüzüyor, ördek gibi gagası bulunuyor, ördek gibi vakvaklıyorsa, kesin ördektir.
Bu atasözü, canlıları ve eşyaları özelliklerinden yola çıkarak tanıyabileceğimizi söylüyor. Ancak yazar, kavramların propaganda ve anılarda yazarlar ya da politikacılar tarafından yıpratılmaması gerektiğini düşünüyor. Sadece siyasi hedeflere uysun diye bu kavramların, saf tarihsel paradigmalardan sapmaması gerektiğini savunuyor.
Halihazırda küreselleşmenin sonu veya faşizmle ilgili olsun yapılan çok sayıda inceleme ve yazılan yazı, bir yandan bir tür entelektüel canlılığı yansıtıyor. Diğer yandan ise, ya mevcut durumu nitelemekte kavram ve kelimelerin büyük ölçüde haksız bir şekilde kullanıldığı tarihin yeni bir dönemi ile karşı karşıya olduğumuzu, çağın uygun zamanda doğru kavramları doğuracağını yansıtıyor. Ya da aynı anda birbirleriyle çelişkili olgular üreten insani gelişimin, olgunlaşmamış aşamalarıyla karşı karşıya olduğumuzu yansıtıyor.
Bunun, küresel bir savaş mı yoksa dünyanın ötesinde küresel bir çıkış mı ortaya çıkaracak siyasi sonuçlarını ise bekleyip göreceğiz. Ancak hangisi olursa olsun, bu konulardaki diyalogları, tartışmaları ve münazaraları takip etmek bir zorunluluktur. Çünkü küreselleşmeyi doğuran bilimsel ve teknolojik devrim daha sona ermedi.
Hatta belki de şimdi daha hızlı adımlarla ilerliyor ve dünyanın en ücra köylerine kadar ulaşıyor.
Dünyanın demokratik ve gelişmiş ülkelerini sağa iten etkileşimler de henüz mayalanma ve gelişme aşamasında.
Hiç kimse nereye ulaşacağını yahut büyük patlamanın ne zaman gerçekleşeceğini bilmiyor.
TT
Faşizm ve küreselleşmenin sonu
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة