İngiltere'de Muhafazakâr Parti'nin geçen hafta yapılan genel seçimlerde kazandığı zafer, deprem olarak nitelendirildi.
Partinin 1980'lerden bu yana ilk kez meclis çoğunluğunu kazanması, parti lideri Başbakan Boris Johnson için bir zafer gibi görünebilir. Ancak galibiyetin ‘deprem’ olarak nitelendirilmesi ise sadece muhalif İşçi Partisi’nin performansına uygulandığı takdirde doğru bir tanımlama olarak görülebilir. Ancak sonuçları daha dikkatli bir şekilde okumak daha doğru bir resim veya en azından daha az karışık bir tablo ile bizi karşı karşıya getirir.
Yorumcuların en çok üzerinde durduğu meseleler arasında, İşçi Partisi’ni destekleyen geleneksel seçim bölgelerinin çoğunun, yüzünü Muhafazakâr Parti'ye dönmesi meselesi var. Eleştirmenler şunu soruyorlar: Muhafazakâr Parti'ye iç oy vermeyen seçmenler, nasıl oldu da bu seçimde oy verdiler?
Eleştirmenlerin gözden kaçırdıkları şey, bu seçim bölgelerinin 2016'da İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden ayrılması (Brexit) lehine oy kullandıkları sırada, aslında Muhafazakâr Parti'ye oy vermiş olmasıdır. Bir diğer ifadeyle genel seçimlerde Muhafazakâr Parti'ye oy vererek önceki bağlılıklarında bir değişiklik olduğunu teyit etmiş oldular.
İşçi Partisi, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkmasına karşı oy veren tek bir seçim bölgesini kaybetti. O da Londra’daki Kensington bölgesidir. Bununla birlikte bir diğer seçim bölgesi olan ve İngiltere’nin Avrupa Birliği’nde kalması yönünde oy veren Putney bölgesinde ise kazandı.
Geçen haftaki seçimler, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkmasına ilişkin referandumun bir tekrarı mıydı?
Tam olarak değil. Muhafazakâr Parti, öncülüğünü yaptığı Brexit’i destekleyenlerden yüzde 46 oranında oy alırken, yapılan asıl referandumda Brexit’i destekleyenlerin oranı yüzde 52’ydi. Dolayısıyla sadece Brexit'e odaklanırsak bu kez az sayıda seçmenin AB’den ayrılmayı desteklediğini görürüz. İngiltere’nin AB’den ayrılmasının ötesine bakacak olursak, seçime damga vuran hususlardan birinin İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’in dramatik bir şekilde reddedilişi olduğunu görürüz. Parti 1930’lardan bu yana en kötü performansını sergiledi. Kamuoyu yoklamaları gerçekten güvenilir ise halihazırdaki parti liderinin, 1924 yılında İşçi Partisi hükümetine dokuz ay boyunca başkanlık eden James Ramsay MacDonald'dan bu yana kitleler tarafından en çok nefret edilen kişi olduğunu söyleyebiliriz.
Bununla birlikte 1960'lardaki öğrenci hareketleri sırasında olduğundan daha aktif olmayan mütevazi bir politikacı olarak Corbyn'i suçlamak belki haksızlık olabilir. Corbyn’in parti içerisindeki Yahudi aleyhtarı aldatmacalara karşı çelişkili tepkisi, daha önce İrlanda Cumhuriyet Ordusu’yla olan yakınlığı, Hizbullah ve Hamas ile olan ‘kardeşçe ilişkileri’, İslam Devrimi Muhafızları’nın televizyonunda yorumcu olarak yıllarca çalışması, ABD ve NATO’ya düşmanlığı ve İsrail’e karşı hastalık derecesine varan nefreti, ona büyük Batı demokrasisinin başbakanı olarak güvenilmemesinin sebepleridir.
Öte yandan İşçi Partisi’nin tabanının kaybedilmesinin tek nedeni olarak Corbyn'i suçlamak bize resmin bütününü göstermeyebilir. Nitekim İşçi Partisi’nin temsil ettiği sosyal demokrasinin İngiliz versiyonu, 1930 yılından bu yana ülkenin politikasında büyük bir oyuncu olarak yer aldı. Ancak Corbyn'in gölgesi altındaki parti, kendisini, Lenin’in 1918 yılında Heller Sendromu olarak tanımladığı durumdan mustarip olan radikal bir hareket olarak tanımlıyor gibi görünüyordu. Nitekim Corbyn’in destekçileri tarafından sınıf mücadelesinin yeni versiyonu olarak öne sürülen söylemdeki ‘ücret ve gelir düzeyleri’, ‘geleneksel reformların’ ya da eleştirmenlere göre ‘partinin idari yaklaşımının’ yerini aldı.
Corbyn destekçileri, toplumu üç gruba ayırdı: Yoksullar, milyarder olmaları dolayısıyla ayıplanan zengin azınlık ve kendileri. Corbyn destekçileri kendilerini, birinci kategorinin kurtarıcıları ve ikinci kategorinin cezalandırıcıları olarak her iki grubun ortasında konumlandırdılar. “Yoksullarının”, kendilerini yeni Stalinist kurtarıcılara ihtiyacı olan kimseler görmeyeceklerini fark etmediler. Ayrıca partiden olan eski orta gelirli seçmenlerin bir kısmının sırf rahat bir hayat sürdükleri için ‘kötü zenginler’ sınıfına dahil edilmekten rahatsız olacaklarını anlamadılar. Ayrıca bu sınıflandırma, yaşamlarını zar zor sürdürdükleri bilinen nüfusun büyük bir bölümünü göremedi.
Lenin 1917 yılında iktidarı ele geçirmesinin öncesinde, Avusturyalı Karl Kautsky ve Prusyalı Ferdinand Lassalle başta olmak üzere reformist sosyal demokratlara karşı bir dizi makale yayınlayarak, makalelerde, onları işçilerin siyasi güç elde etme ve toplumu değiştirme fırsatlarını sabote etmekle suçladı.
Lenin ‘Biraz iyi ama iyi’ aforizmasıyla “sınıf sadakati” ve “ideolojik saflık” üzerine odaklandı. Oysa bu partiye daha az kişiyi çekmek anlamına geliyordu. Sonraki yüzyıl Lenin'in hatalı olduğunu, Kautsky ve Lassalle’nin ise haklı olduğunu gösterdi. O zamandan bu yana hiçbir Leninist parti herhangi bir ülkedeki demokratik seçimleri kazanamadı. Sosyal demokrat partiler ise neredeyse bütün Batı demokrasilerinde ve diğer bazı ülkelerde iktidarı paylaştılar. Öyle ki ABD’deki Demokrat Parti, sosyalist bir parti olmasa da en azından bazı durumlarda Kautsky’nin sosyalizminin bazı yönlerini benimsemiştir. İngiltere’deki İşçi Partisi sosyal demokrat versiyonuyla neredeyse çeyrek yüzyıl iktidarda kaldı.
Sosyal demokrasi, kısa vadede iktidarı ele geçirmekte başarısız olsa bile 1848'de başlayan devrimlerden bu yana Batı yaşamının temel bir özelliği haline gelerek, Avrupa'daki siyasi arenayı değiştirdi. Kautsky ve Lassalle, sosyal demokrasinin amacının, yeterli sayıda seçmeni ikna etmek yoluyla kazanmak olduğu konusunda ısrar etti. Daha sonra İtalyan Marksist Antonio Gramsci, siyasi eylem yöntemine dönüşen bu düşünceyi kınadı.
İngiltere’de peşi sıra gelen İşçi Partisi hükümetleri, seçmenleri sadece Hıristiyan tablosunun bir parçası olarak görmenin partiyi asla iktidara getirmeyeceğini anladılar ve pragmatik bir yaklaşım benimseyerek Leninist partilerin hiçbirinin elde edemediği reformları geçekleştirdiler.
İngilizler için ‘laik bir din’ mesabesinde olan Ulusal Sağlık Hizmeti, Atlantik Bildirisi temel alınarak NATO’nun kurulması, dekolonizasyonun başlaması ve İngiliz Milletler Topluluğu’nun oluşumu, İngiliz sosyal demokrasisinin İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleştirdiği ilk başarıları arasındadır. 1960'lı yıllarda onlarca yeni üniversitenin kurulması, ölüm cezasının kaldırılması ve sömürge kısıtlamalarının kaldırılmasıyla birlikte demokrasi daha da kökleşti. İşçi Partisi’nin en uzun süre iktidarda kaldığı dönem olan 1997 ve 2010 yılları arasında asgari ücret belirlendi, İrlanda sorununa son verildi, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda hükümetleri görevlendirilerek, eşcinseller ve lezbiyenler için eşit yasal haklar tanıyarak, İngiltere Merkez Bankası bağımsızlaştırıldı.
Corbyn ve meslektaşları, İngiliz sosyal demokrasisini yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Ancak başarılı olacaklarından şüpheliyim. Muhafazakâr Parti 1997 yılında büyük bir hezimet alarak, sadece 165 sandalye kazanabildi. Oysa geçen haftaki seçimde ise İşçi Partisi 203 sandalye alabildi.
Demokrasinin güzelliği, onda geri dönüşü olmayan hiçbir şeyin bulunmamasıdır. Ancak demokrasinin güçlü bir muhalefete ihtiyacı vardır. Corbyn ve taraftarları ne kadar erken geri çekilirse, İngiltere'deki demokrasi için o kadar iyi olur.
TT
İngiltere, Corbyncilerden kurtuluyor
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة