Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Krizlerin nedeni: Mutlak olanla değişkeni bir araya getirmek

Ortadoğu’yu son yıllarda vuran krizlerin çoğuna yol açan neden, ‘bir araya gelemeyecek olanları zorla bir araya getirme’ girişimidir. Bu girişim, kaybetmeye mahkûm politik bir süreçtir. Tarihte birçok halk bunu gerçekleştirmeye çalışmış, başarısız olmuş ancak uzun iç savaşlar ve kan nehirlerinden sonra yeniden toparlanabilmiştir. Bir araya gelemeyecek olanları bir araya getirmek, sabit, kutsal, ideal ve mutlak olan (din) ile değişken, çoğulcu ve göreceli (politika) olanı bir araya getirme çabasıdır. Diğer bir deyimle ‘dini ticarileştirmek’tir. Dini, politika pazarında ticari bir mala dönüştürmektir. Bugün birçok Ortadoğu ülkesinde yaşanan krizin özü budur. Çözülemeyen krizlerin pek çok belirtisinde ortaya çıkan ve siyasi alana yerleşmiş bu kusuru ele almadan birçok konuyu tartışmak boşunadır. Çünkü bu tartışmalar, köke dokunmadan, dalları ele alan ikincil öneme sahip tartışmalardan ibarettir.
Müslüman Arap devletlerin politik gelişim tarihi, örnek ile gerçeklik arasında erkenden açılmaya başlayan uçurumu kanıtlamaktadır. Nitekim bu uçurum çok geçmeden genişlemeye başlamış, bazılarının taklit etmek istediği ve neredeyse yokluk derecesinde birincil verilerini kaybetmiş olan örnek tamamen kaybolana kadar da genişlemeyi sürdürmüştür. İmam Abdulfettah ‘el-Tağıye’ Despot adlı kitabında, Abbas el-Akkad’ın erken bir dönemde ‘Uzlaşamayan iki zıttın karşılaşması’ adını verdiği paradoksa dikkat çektiğini belirtmektedir.
Bugün bir yanda, Malezya’dan İslam’ı diğerlerinden farklı anlayan Mahathir Muhammed örneği yükseliyor. Diğer yanda söz gelimi “ılımlı İslam’ı” savunmak adına Libya’daki krize dâhil olan Recep Tayyip Erdoğan yükseliyor. Gerçekte ise amacı Türk ekonomisi için durumdan yararlanmaktır. Beyrut’ta, basit ve halktan göstericiler ‘bazı din adamlarının uygunsuz görüntülerinin’ yayınlanması nedeniyle baskıya, zulme ve darba maruz kalıyorlar. Kamuya mal olmuş ve politika ile iştigal eden kimselerin eleştirilerin ‘doğal bir hedef’i haline gelmeleri doğaldır. Öyleyse bu kasılma ve dinin prensipleri ile insanların görüşlerini birbirinden ayıramama durumu neden? Yemen’de hikaye daha da ciddi. Orada, farklı bir görüşe inanan çoğunluğun ortasında ‘Ensarullah’tan (Allah’ın yardımcıları) olduğunu iddia eden bir azınlık var.
Bana sorarsanız, en derin kriz ise İran’da yaşanıyor. Bugün İran, ‘basit insanları ve halkları’  kendisi ile siyasi anlaşmazlığa düştüklerinde dinden çıkmış olmakla tehdit ederek Arap ülkelerindeki nüfuzunu korumak için mücadele ediyor. Nitekim Irak’ta yaşanan krizde de bu açıkça görülüyor. Tahran ve partileri tarafından desteklenen silahlı güçler Irak halkını rehin alıyorlar. Karşı çıkanlar, din ve inanç adına öldürülüyorlar.
Ortadoğu, daha doğrusu bölge ülkelerinin çoğunda var olan bu paradoksun gözden geçirilmesi gerekiyor. Sabit olan ile değişken olanı birleştirmek, bizleri kanların aktığı, yasakların çiğnendiği ve devletin bütün modern kriterlerini kaybetmiş olduğu karanlık çağlara götüren zoraki bir birleşmedir. İşte bazı dünya liderlerinin sahip olduğu bu tasavvur nedeniyle Müslümanlar, Çin’den Hindistan’a ve ABD’ye, hatta Güney Amerika’dan Yeni Zelanda’ya farklı eğilimlere sahip birçok ülkede zulüm ve baskıya maruz kalıyor.
Modern bir sivil devlete giriş, din örtüsü arkasına gizlenmiş çıkar sahiplerinin yahut dinin köşe başlarını tutarak halkı kandırma ve daha fazla siyasi menfaat elde etme yöntemini benimseyenlerin koyduğu engellere çarpmaktadır. Bu sorunu çözmek için iki çıkış yolu vardır: Birincisi, değişken ve nispi olanı sabit olandan kurtarmak için ciddi ve cesur bir düşünsel araştırmadır.
İkincisi, siyasi alandan din kalkanının arkasına gizlenen herkesin karşısında açıkça durmak ve argümanları ifşa etmektir.
İslam dininde bir ‘siyasal sistem’ yoktur. Çünkü kendilerini nasıl yöneteceklerine karar vermek insanların ittifakına ve değişen çıkarlarına bırakılmıştır. Seleflerin genel olarak bir yönetim ve devlet şekli belirlemiş olduklarından bahsetmek insanları kandırmak ve tehlikeli yerlere yönlendirmektir. Diğer yol ise İslam dinini temsil ettiğini iddia ederek iktidarı ele geçiren herkesin uğradığı büyük başarısızlıkların örneklerini sunmaktadır.
Elimizde sloganlara sığınan ve devlet yönetiminde büyük bir başarısızlığa uğrayan eski ve yeni birçok örnek var. Sudan halkı, İslam dinini temsil ettiği söylenen, insanların susturulmasına, hapse atılmalarına, çeşitli savaşların çıkarılmasına, ülkenin bölünmesine, devletin yoksullaşmasına ve mallarının yağmalanmasına neden olan yasalarla boğulmuştu. Irak’ta, dine sığınan ve sonunda insanları bu kâbustan kurtulmak için aylardır sokaklarda gösteriler düzenlemeye iten partiler, halkın başına bela oldu. Irak’ta sosyal medyada, ‘din ile siyaseti birbirine karıştıran sarıklılar’ ile dalga geçen birçok şarkı ve slogan paylaşılıyor. İran’da son ayaklanmada ‘sarıklıların’ kendilerini kovalayan kalabalıkların önlerinden kaçmaları, tutukluların sayılarının on binleri, ölülerin sayısının yüzleri geçmesi, dini sloganların arkasına gizlenen yönetimin yararsızlığını göstermek için yeterliydi. Son ayaklanma, vatandaşlarının geniş bir kesimine minimum düzeyde güvenlik ve iyi bir yaşam sağlayamayan rejimin acziyetine işaret etti. Tek derdinin otoritesini korumak ve bu sayede insanları tahakkümü altında tutmak olduğunu gösterdi.
Türkiye’de Erdoğan rejiminin cezaevlerinde tutuklu bulunanların sayısı sürekli artıyor. Muhalefet etmeye cesaret eden herkes ‘darbeci’ gruptan sayılıyor. Başsavcılık bu kadar çok sayıda tutukluya yetişemediği için birçokları yargılanmadan hapis yatıyor. Bütün bunlar, iktidar partisi İslami sloganların arkasına gizlendiği, dışarıdaki destekçileri de onu savunmayı, kötülüklerini örtmeyi ve hatalarını haklı göstermeyi üstlendiği için yaşanıyor.
Dolayısıyla, bir araya gelemeyecek olan sabite (din) ile değişkeni (politika) bir araya getirme denklemi fikrini eleştirmeden, kendisine karşı sesimizi yükseltmeden,  ikincisini gerekçelendirmek için birincisinden nasıl yararlanıldığını ifşa etmeden Orta Çağ’da Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı aynı ikilemle karşı karşıya kalmaya devem edeceğiz. Nitekim bu ikilem, Avrupalılar arasında biçim ve içerik bakımından son derece sert ve şiddetli savaşlara yol açmıştı.
Söz konusu dönemde siyasi muhalifler tutuklandıklarında kafirlikle suçlanır, orakla saçları kazınır, sonra da üç veya dördü bir iple birbirlerine bağlanıp ateşe verilirlerdi. Yani canlı canlı yakılırlardı. Bugün yöntem değişti. Örneğin Bağdat’ta herhangi bir muhalif, diğer insanlar gibi saygın ve özgür bir şekilde yaşamayı talep ettiğinde keskin nişancının ya da susturucu takılmış bir silahın kurşunu ile öldürülüyor. Çünkü İran’ın Rejim Lideri’nin belirttiği gibi neticede o sadece ‘İngilizlerin Şiileri’ndendir. Lübnan’da ise muhaliflerin çadırları yakılıyor ve Beyrut’un kıvrımlı sokaklarında bıçak ve sopalarla kovalanıyorlar.
Kültürel mirasımızda, dini söylemlerin çarpıtılarak politika alanında kullanılmaları yeni bir olgu değil. Eskiler buna, en büyük suç olan öldürmekten bile daha kötü olarak nitelenen ‘fitne’ adını vermişlerdi. Çünkü öldürme eylemi, kötülük yapmış oldukları için birkaç kişiyi hedef alır. Fitne ise toplumları uzun sürebilen, en büyük kötülüklerin işlendiği, her şeyin yakıp yıkıldığı bir iç savaşa sürükler.
Buradan yola çıkarak Arap dünyamızda düşünsel ve politik faaliyetlerin önceliklerinin dini siyasete alet eden bu gruplara karşı hoşgörülü olmamızın kötü sonuçlarını açıkça dillendirmek olması gerektiğini belirtmeliyiz. İnsanların aklını karıştırarak yalnızca toplumun farklı kesimleri arasında değil aynı ailenin fertleri arasında fitne çıkaran, boşu boşuna bir araya gelemeyecek din ile politikayı bir araya getirmeye çalışan gruplara karşı açıkça uyarmaya öncelik vermesi gerektiğini söylemeliyiz.
Son olarak; bazıları halen modern sivil bir devlette çağı yaşamak ve ilerlemek yerine zorla eski çağlara geri dönmek ve ‘ilahi bir güç tarafından görevlendirilmiş yönetici’ teorisini desteklemeye devam etmek istiyor.