Hazım Sağıye
TT

​Lübnan’da karalama ve linç kampanyaları başladı

Hakim ve eski büyükelçi Navaf Selam. Akademisyen ve yazar Gilbert Achcar. Ekonomist ve aktivist Charbel Nahas. Yazar, yayıncı ve aktivist Lokman Selim. Akademisyen ve aktivist Makram Rabah...
Bunlar sadece iki şeyin kendilerini birleştirdiği isimler: İlki; kendilerinin Lübnan vatandaşı olmaları. İkincisi ise düşünce, konum, rol ve işleri gereği kamusal figürler olmaları.
Her birinin arasındaki farklılıklar ve anlaşmazlıklar büyük olsa da hepsi eylemlerinde ve söylemlerinde dürüst ve samimidirler.
Son birkaç hafta aralarındaki iki ortak noktaya bir üçüncüsünü ekledi: Söyledikleri ve inandıkları veya söyledikleri ve inandıkları sanılan şeyler nedeniyle çirkin bir karalama ve linç kampanyasına, hakarete maruz kalmalarıdır.
Karalama ve hakaretler, Navaf Selam örneğinde zirveye ulaştı. Aslına bakılırsa kendisi bir şey yapmış ya da söylemiş değildi. Hedef alınmasının nedeni başkaları onun hakkında bir şeyler söylemiş ve yapmış olmalarıydı. Kendisini başbakanlığa aday göstermeleriydi.
Bu nedenle karalama ve linç kampanyasının oklarının hedefinde yer aldı.
Hain, casus, ajan ve ırkçı!
Bunlar yukarıda adı geçenlere layık görülen vasıflardan birkaçı.
Tabi ki bu vasıflar bataklığına dalmanın hiçbir yararı yok. Hakaretler ile herhangi bir tartışmaya girmek tartışılmaya değer olduklarını kabul etmek demektir. Ancak kendisinden sakınmak, çoğalması muhtemel bu çamuru düşünme ve irdelemenin gerekliliğini ortadan kaldırmamakta.
Lübnan ve başka ülkelerde, halk hareketleri ve devrimlerin temelini attığı geçiş dönemlerinde iyiler gibi kötüler de ortaya çıkar.
Birinci grup, daha iyi ve toplumun ortak faydasına hizmet eden bir değişim ister. Bu gruptakiler daha iyi bir gerçeklik ve daha yüksek değerler için fedakarlık yapmaya hazır olduğunu deklare eder. Çöken otoriteden daha ileri bir hukuka ve özgür bir ahlaka sahip olduklarını gösterirler.
İkinci gruba gelince, devrimciler cephesinde yer alsalar da iç kargaşaları, kendileriyle uzlaşmakta ve geniş çevreye uyum sağlamakta ne kadar zorlandıklarını ortaya koyar. İçinde bulundukları kötü durumun sorumluluğunu başkalarına yükleme eğilimi güçlüdür. Bu da otoriteden beslenen bir etiğe sahip olduklarını gösterir. Ötekinin varlığını inkar ederek iktidarı ele geçirmeye çalışırlar. Bu nedenle, düşmanlarını böyle bir soğukkanlılıkla manevi ölüme mahkum edenler, yönetime geldikleri zaman onları fiziki ve maddi olarak ortadan kaldırmakta tereddüt etmezler.
Lübnan’ın yaşadığı gibi bir finansal ve ekonomik çöküşün sürece eşlik etmesi durumu daha kötü hale getirdi. Çünkü endişe korkuyu doğurur. Korku da nefret ve kinin aralarında olduğu yoğun ve isyankar duygular doğurur. Bu durumda kolay rakipler, düşmanlar aranır. Düşmanlar kolay lokmadır çünkü silahsızdırlar. Çevrede yaşananların ve eylemlerin, komplolar ve şeytanlarla yorumlanması eğilimi canlılık kazanır. Sözde düşmanlar keşfedildikçe düşmanlara duyulan ihtiyaç da artar.
Lübnan ve başka ülkelerde bu davranış bazı yönlerini, kolay ve sosyal çatışmalarla yaygınlaşan “Biz iki halkız”, “Ya onlar ya da biz”, “Ya ölürüz ya da öldürürüz” gibi düşüncelerden alır. Karmaşık çatışmaların böyle popülist biçimde basitleştirilmesi, ulusal birliği zehirler ve kendisine yönelik bütün sorumluluklardan azad eder. Diğer halktan saydığımız, kendisini bu şekilde tasnif ettiğimiz kişileri karalamak kabul edilir hale gelir. Hatta bu istenir ve iyi karşılanır. Karalayanlar ve hakaret edenler, düşman cephesine ateş eden cesur askerler muamelesi görürler. Söz konusu eğilime sahip kişiler, kendisini kutsallaştırma ve mutlak gerçekler olarak görme noktasına ulaştığında, bu büyük kurtuluş yolunun önünde duran düşmanları karalama, onlara hakaret etmenin hakkı olduğuna inanmaya başlarlar. Bu durumda onlar için söz konusu kişileri karalamak, bir casusu yakalamak ya da hakkın gerçekleşmesini engelleyen, tarihin görkemli yürüyüşünün önünü kesen zararlı bir paraziti ortadan kaldırmak gibidir.
Nispeten kısa bir süre içerisinde zayıf bir kamuoyu tartışmaları ortamı ve geleneklerinden sosyal medya ve araçları seline geçiş bu yönelimi güçlendirdi. En ufak anlaşmazlık, “tartışma”nın tek aracı olarak görülen karalama için bir neden sayılmaya başladı.
Bunun yanısıra çevreden, bölgemizden ve dünyadan başka zehirli rüzgarlar da esiyor: Örneğin; aralarında en köklü demokrasilerin de olduğu birçok ülkede siyasi söyleme, ABD Başkanı ya da İngiltere Başbakanı gibi lider ve kanaat önderlerinin diline egemen olmaya başlayan popülist üslup gibi.
Rusya gibi bir ülkede yalan üretmek ve yaymak en önemli endüstrilerden biri haline geldi. Yalan ve uydurma haberler olgusu ile hakikat sonrası (post-truth) eğilimi hız kesmeden yoluna devam ediyor.
Ancak Lübnan’a dönersek, bunlara bir şey daha ekleyebiliriz. O da karalama ve linç kampanyalarının rüzgarlarının estiği yer ile kurşunların geldiği yani silahın bulunduğu yerin aynı yer olduğu gerçeğidir.
Silah sahipleri silahlarına kutsallık bahşettikleri için söz konusu silaha karşı olanları karalamak ve hakaret etmek de kutsal bir eyleme dönüştü. En azından kendileri böyle düşünüyor. Hizbullah’dan güç alan bu katkı aynı zamanda televizyon ve iletişim araçlarında görülen sövgülerle ve bazı politikacıların söylemleri aracılığıyla Avn çizgisinin de desteğini  alıyor.
Ancak, durumu hangi açıdan ele alırsak alalım karalama iki tür cinayet olarak kalacaktır.
Birincisi manevi cinayet, ikincisi kutsallık atfedilen bir siyasi tutumu haklı göstermek için işlenen fiziki ve maddi cinayet.
Bu ikisinin kurbanları ise, en güçlü gerekçeleri yalan, en önemli vasıfları farklı görüş sahiplerine ya da eleştirilere katlanamamak olan bir suçun kurbanlarıdır.
Karalamanın hedefindekiler ya da hedefi haline gelebilecekler -özellikle kendilerinden farklı düşündüğümüz zamanlarda- onlarla dayanışmamız gibi haklara sahiptirler.
Bu haklardan ilki de onları kutlamak ve selamlamaktır.