Kasım Süleymani’nin tam olarak bu zamanda öldürülmesi nasıl açıklanabilir? Bundan amaçlanan hedefler nelerdir? İran’ın tepkisi ne olacak? Bu çok yönlü soruların karşısında birçok varsayım bulunuyor. ABD-İran çatışma sahnesi on yıllardır bizimle yaşıyor. Bu sahne, tarih ve bazıları abartılı, bazıları da mantıksız önyargılarla ilişkili. Son yıllarda söz konusu sahneye, 15 Temmuz 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan çekildikten sonra Başkan Trump yönetiminin dayattığı artan ekonomik ve siyasi baskılar eklendi. O günden bu yana İran, bu yaptırımlarda bir gedik açmaya çalışıyor.
İlk olarak, Avrupalıları uranyum zenginleştirmeye dönmekle tehdit etti ve bu yönde fiili adımlar attı. ABD’ye ait bir insansız hava aracını düşürmek, birkaç petrol tankerine saldırmak hatta bazılarını kaçırmak, Ortadoğu’nun en önemli petrol tesislerinden Suudi Arabistan’daki Abkayk tesisine füzelerle saldırmak gibi bazı provokasyonlarda bulundu. İran bu kızdırma planı ile yerel kitleyi memnun etmeyi ve müzakarelere arka da olsa bir kapı aralamayı umuyordu. Çünkü ekonomik yaptırımlar İran halkının midesini vurmuştu. Halk kıpırdanmaya ve homurdanmaya başlamıştı.
Başlangıçta Tahran, Donald Trump’ın yeniden seçilmeyeceğini düşünmüştü. Bazı teorisyenleri “sabır” stratejisini benimsemişti. Ancak, ABD Başkanı’nın ülkesinde popülaritesinin artması ve yeniden seçilme olasılığının artmasıyla bu umut geriledi. Bu da İran rejimini gerilimi tırmandırmak zorunda bıraktı. Son çatışma durumunun gelişimini yedi noktada özetlemek mümkün:
Birincisi; iç içe geçmiş iki sorun, İran tarafının düşük maliyetli, sistematik gerilimi tırmandırma planlarında karışıklığa neden oldu. Bunlar, aylardır devam eden ve özellikle İran’ın iç sahnesini etkileyen Lübnan halk hareketi ile Irak halk hareketidir. Irak halk hareketi, İran’ın varlığına karşı çıkan tutumunu, sloganlar ve İran’a ait mekanları yakarak açıkça gösterdi. Lübnan ise bunu örtülü bir şekilde gösterdi. Son birkaç ay içerisinde, buralardaki halk hareketleriyle İran’ın bu iki sahada harcadığı tüm çaba, para ve kanın buharlaşıp yok olması mümkün hale geldi. Bu iki halk hareketi, İran’a açık bir mesaj verdi: “Projen bize uymuyor!”
İkincisi; söz konusu halk hareketleriyle yüzleşmek için İran, Irak’ta ABD ile arasında çizgileri hassas bir şekilde belirlenmiş uzlaşıyı ihlal etmeye başladı. Irak sahasında Washington ile Tahran arasında bir ‘iş bölümü’ vardı. Ancak, İran’ın Irak’ta halk hareketinin ateşini söndürmesi için gerilimi tırmandırması gerekiyordu. Özellikle de göstericilerin liderlerine suikast düzenleme hamlesinin başarısız olması, Irak halkı ve Şiilerin çoğunluğunun yaşadıkları yoksulluk ve yolsuzluğun tüm suçunu İran’ın iç işlerine müdahalesine yüklemesinden sonra buna ihtiyacı vardı. İhlaller, İran’a bağlı Iraklı milis güçlerin, ABD askeri üslerine taciz saldırıları düzenlemesi ile başladı. Bu saldırılar, can kayıplarının yaşanmasına ve ABD tarafının bunlara karşılık verilmesine yol açtı. Uzlaşı hızlıca çökmeye başladı.
Üçüncüsü; Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği'ne düzenlenen saldırı ile uzlaşı tamamen çöktü. Bu, İran’ın belki de en büyük hatası oldu. İran, 1979 Ekimi’nden 1981 Ocağı’na kadar devam eden Tahran’daki ABD Büyükelçiliği çalışanlarının rehin alınması ve Jimmy Carter’ın ikinci kez başkan seçilememesi ile sonuçlanan senaryoyu Bağdat’ta tekrarlamayı umuyordu. Oysa Bağdat’taki büyükelçiliğe düzenlenen saldırı sağduyusuz bir değerlendirmeydi. Çünkü 1979 ‘daki Rehine Krizi ile tarihlerinde tatmadıkları bir aşağılanmaya maruz kaldıklarını düşünen ABD’lilerde kötü hatıraları ve endişeleri uyandırdı. Nitekim, Kasım Süleymani suikastinin fitilini ateşledi. Ebu Mehdi el-Muhendis adıyla bilinen ve tarihi terörist eylemlerle dolu Cemal Muhammed Ali ise tesadüfen olay yerinde bulunuyordu. Bu eylemleri arasında Kuveyt Emiri el-Şeyh Cabir el-Ahmed’e suikast girişimi de vardı. Bu davada Ebu Mehdi üç suçtan hüküm giymişti. Ancak, 1990 yılında Irak’ın Kuveyt’i işgalinin ilk günlerinde kaçmayı başardı. Daha sonra YouTube’da yayınlanan bir videoda bu suikast girişimine katıldığını bizzat itraf etmiş ve bununla övünmüştü.
Dördüncüsü; Kasım Süleymani, İran’ın içeride ve dışarıda aşırı baskı, paralel organların yönetimi için kullandığı bir araçtı. İran rejimi, Irak ve Lübnan’da başarısız olduğunu gösteren işaretlere rağmen bir Süleymani “illüzyonu” yarattı ve kamuoyunun gözünde onu bir kahramana dönüştürdü. Kendisine yatırım yaptı. Bu illüzyonun yaratılmasına İran medyası, İran’a bağlı Arap medya kuruluşları ile bazı uluslararası ve Batılı medya kuruluşları katkıda bulundu. Bu yüzden onun öldürülmesi rejimin imajı için büyük bir kayıp teşkil etti. Ancak rejim, ölümünden sonra şimdi de onu, son yıllarda ciddi muhalefet işaretlerinin görülmeye başladığı İran kamuoyunu mobilize etmek için kullanıyor.
Irak, Suriye, Lübnan, Yemen ve diğer bölgelerdeki İran nüfuzuna gelince, ilk olarak bu nüfuz, etrafındaki rejimin liderleriyle birlikte ‘günahsız’ Dini Lider’in teorisyenliğini yaptığı ve ideolojik verileri olan bir mekanizma tarafından yaratılmıştır. Devrim Muhafızları ise onun uygulayıcısıdır. Bu nüfuzu elde etmek için İran, dev bir siyasi ve finansal çaba harcamıştır. İkinci olarak, İran nüfuzunun kolaylıkla sızmasını sağlayan neden, işgal edilen ülkenin içinde bulunduğı zafiyet ve topraklarını korumaktaki başarısızlığıdır. İran açısından Süleymani’nin kaybı, gerçek sahada büyük bir kayıp değildir. Çünkü kendisi çoğunlukla baskıcı politikaların bir uygulayıcısından ibaretti. Kendisi sığ bir askeri deneyime sahip milisçi bir eğitim görmüştü. Rejimin onun öldürülmesinin ardından kopardığı gürültünün amacı ise sembolik bir biçimde kendisi için yaratılan ‘illüzyon’a uyum sağlamaktır. Dolayısıyla rejimin stratejik düzeydeki kaybının nedeni Süleymani’nin öldürülmesi değil, projesini çıkmaza sokan Irak ve Lübnan’da görülen farkındalıktır.
Beşincisi; Süleymani’nin öldürülmesi Tahran’da düzenlenen anıtsal cenaze töreni ile somutlaşan bir fırsat yarattı. Bu törende sembolik olarak iki tabut vardı. İki halk arasındaki ‘kardeşliğin’ altını çizmek için bu tabutların birisi (Süleymani’nin) İran bayrağına, diğeri (Ebu Mehdi’nin) Irak bayrağına sarılıydı. Oysa Iraklı halk hareketi tam olarak buna karşı çıkıyor ve kendisini haklı olarak sömürgeci bir nüfuz olarak görüyor. İran rejimi açısından bu olay, birden fazla yerde kitlelerin duygularını harekete geçirmek için iyi bir fırsat olabilir. Ama bu, geçici ve sürdürülebilir değil.
Altıncı; Arapların çoğu, Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü’nün, İran sınırları dışında ve çoğunlukla Arap topraklarında gizli operasyonları yürütmekle görevli olduğunu düşünüyor. Kudüs Gücü aslında adını hiç hak etmiyor. Çünkü Kudüs ile ilişkisi, Kasım Süleymani’nin bazen kullandığı Filistin ‘kufiyesi’ (puşisi) ve bazı Hamas liderlerinin basiretsiz tutumlarının ötesine geçmiyor. Kudüs Gücü ne Kudüs’e ne de Filistin topraklarına yaklaştı. Gösterdiği tüm kahramanlık, Irak’ın ulusal birliğini bozmak, Iraklı politikacılar ve işbirlikçileri aracılığıyla Irak’ın zenginliklerini yönetmektir. Suriye şehirlerinde ve köylerinde insanları yerlerinden ettiği, halkına karşı vahşileşmiş bir rejime büyük yardımlarda bulunduğu, Suriye şehirlerini mezarlıklara dönüştürdüğü belgeler ve tanıklıklara kanıtlanmıştır. Bunun yanısıra Kudüs Gücü, Lübnan’ın güzel ve cazip bir ülkeden, iflasa yakın ve halkı resmi olmayan bir silahın baskısı altında yaşayan bir ülkeye dönüşmesine bütün gücüyle yardım etti. Uzmanları ve silahları, Yemen’i yoksullaştırdı ve bir yüzyıl geriye gitmesine neden oldu. İşte Kudüs Gücü’nün tüm başarısı budur.
Yedincisi; Sonuçlar: Süleymani’nin ölümünü takip eden tehditlerin çoğu, geçici tüketim amacını taşımaktadır. Hayaller satmaktan ibarettir. İran ancak Arap uzantılarını bir nevi kaos yaratmak için kullanmak ve Irak’ın ABD’den topraklarından çıkmasını talep etmesini sağlamak gibi minumum düzeyde gerilimi tırmandıran karşılıklar verecektir. Süleymani’nin öldürülmesi, ‘Call his Bluff’ yani karşı tarafın blöfünde ne kadar ileri gideceğini görmek için yapılmış bir ABD operasyonudur. Bu operasyon da İran’ın halkları baskı altında tutmakta kabiliyetli ama savaşlarla yüzleşme konusunda zayıf olduğunu kanıtladı.
Son olarak; Irak’ta DEAŞ’ın varlığına son verenin İran olduğu İran ve uzantıları tarafından pazarlanan yalanlardan biridir. DEAŞ’ın varlığına son veren aslında uluslararası çabalardır. ABD’nin Irak’tan çıkarılması talebi ise, DEAŞ ve benzerlerinin dönüşünün önünü açmaktan başka bir şey değildir. Belki de bu Tahran’ın son kurşunudur.
TT
Süleymani suikastının ortaya çıkardığı sonuçlar
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة