Japon deneyimini inceleyenlerin çoğu, Japonya’nın çağdaş yükselişinin ve kalkınmasının başlangıç noktasını “kültürel kompleksler” den kurtulmasının oluşturduğundan bahsederler. Daha önceki bir yazımda, Prof. Necmül Sakip Han’ın bu konudaki görüşüne yer vermiştim. Ekonomi profesörü aynı zamanda Pakistan’ın Tokyo Büyükelçisi olarak görev yapmış ve bu deneyimi yakından takip etmiş biri olarak onun görüşü bu konuda saygın ve muteber bir görüştür.
Kültürel kompleksler, bu çağda İslam ümmetinin yaşadığı çalkantıların sırrıdır. Miras ile modernlik, tarihin ve günümüzün yükümlülükleri, eski ve yeni düşünce kalıpları arasındaki tüm uzlaşı girişimlerimiz başarsız oldu. Önümüzde sadece iki yol kaldı: Kendimizi mezarları, müzeleri ve eski kütüphaneleri korumaya adamak ya da felsefesi, bilimi, teknolojisi, ekonomisi, üretim kaynakları, siyasi ve sosyal değerleri, yaşam tarzlarıyla moderniteyi tamamen benimsemek.
On yıllar süren ve para dağlarına, mürekkep ve değerli kanlardan oluşan ırmaklara mal olan söz konusu girişimlerin, eskiyi canlandıramadığı gibi modern çağa taşınmamazı da kolaylaştırmadığını –en azından kendimize- itiraf etmeliyiz. Aksine sıkı bir şekilde dokunan birliğimizi çözdü ve kararlılığımızı zayıflattı. En gelişmiş toplumlarla rekabet etmeyi temenni ederken esenlik ve barış en büyük beklentimiz ve umuduz oldu.
Madem ki bu noktaya ulaştık, “aşırı güven”in bu komplekslerin en güçlüsü ve sağlamı olduğunu belirtmeliyiz. Fıkıh alimleri bunu yükümsüzlük diye adlandırır. Biz ise kendisini, yetinme ve elindekinden fazlasını istememe hatta kendini başkasından üstün görme duygusu diye tanımlayabiliriz. Mal ve bilgi yoksulu onlarca zavallı ve miskinin papağanlar gibi “Bizleri, onları sınadığı musibetlerle sınamadığı için Allah’a şükürler olsun” gibi sözleri tekrarladıklarını görüyorum. Bu sözü söyleyenler belki de ilim, mal ve statü olarak daha düşük bir konumda olsalar da bu söz, içinde hata yapmama ve başkasından üstün olma, Allah’ın kendisi için bunu dilediği iddiasını içermektedir. Ey zavallı, Batı ve Doğu’nun sahip olduğu bilim, teknoloji, para, güç ve sistem sen de var mı ki şükrediyorsun? Allah’ın seni ne ile sınamadığını iddia ediyorsun?
Bu iddianın gerekçesinin, inancı sağlam olanın başkalarından daha hayırlı olduğu inancı olduğunu biliyoruz. Ancak inancının sağlam olduğunu kim söylüyor? İnancın sağlam olmasının insanların en başarısızı ve bilgisizi olmanı engellediğini kim söylüyor? Bunun, insanlar arasında üstünlük taslamak için sağlam bir gerekçe olduğunu kim söylüyor?
İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Japon ulusu, yeryüzündeki en üstün, şerefli, temiz ve saf ulus olduğuna katı bir şekilde inanıyordu. Fakat 1945 yılında ABD ordusu karşısında aldıkları küçük düşürücü yenilgi, onlar için gerçeğin ışığının içinden sızdığı bir yara oldu. Dünyanın bilim ve teknolojide kendilerini geçtiğini fark ettiler. Allah onlara, kusur ve hatalarını itiraf etme cesareti bahşetti. Büyüklük ve geçmişe güvenme sanrılarından kurtuldular. Allah’ın geçmişteki medeniyetler ile bize verdiği dersi anladılar: Kazanmak için gerekenleri yerine getirenler başkalarına galip gelirler. Büyüklük sanrılarına ve kibre kapılıp oldukları yerde sayanlar ise yenilirler. Bu kural, dini ve ırkı ne olursa olsun bütün uluslar ve medeniyetler için geçerlidir.
Bilim adamı, sıradan birisi ya da para ve güç sahibi olalım isitisnasız hepimiz, geri kalmışlıktan kurtulup çağdaş medeniyeti yakalamak için çalışmakla mükellefiz. Bu yolda atılacak ilk adım, insanın aklını işgal eden ve gerçek dünya ile arasına bir perde geren “kültürel kompleksler”den kurtulmaktır. Bu komplekslerin başında da üstünlük ya da yeterlilik inancı gelmektedir. Hayatımızdaki eksiklik, mükemmellik ve kemalden daha görünürdür. Başkalarının başlarına gelenlerin bizim başımıza gelmeyeceğini iddia etmek yerine içinde bulunduğumuz bu dert ve sorundan kurtarması için Allah’a dua etmemiz bizim için daha hayırlıdır.
TT
Onların sınandıkları ile sınanmamak
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة