Ekrem Bunni
Suriyeli yazar
TT

Moskova ve Ankara’nın Suriye ihtilafına bel bağlamak

Moskova ve Ankara arasında Suriye'de bir nüfuz çatışması yaşandığı konuşuluyor.
Bu konuşmaların nedeni: İki tarafın desteklediği güçlerin, İdlib ve Halep çevresindeki stratejik yerlerdeki çatışmalarıdır.
Türk askeri gözlem noktalarının (muhtemelen Rusya’nın bilgisi ve desteğiyle) Suriye rejimi tarafından bombalanması sonucu bazı Türk askerleri hayatını kaybetti.
Saldırılara sert bir şekilde karşılık veren Türkiye, rejimin askeri noktalarını bombalayarak onlarca askerin ölümüne sebep oldu.
Esed ordusu ve İran destekli milis güçlerin İdlib kırsalında onlarca köy ve kasabayı ele geçirmesi gerginliğin daha da artmasına neden oldu.
Ankara hükümeti tehditlerinin dozunu yükseltti ve gözlem noktalarını korumak için bölgeye binlerce askerini sevk etti. Bu sevkiyatın bir amacı da; bölgedeki sahneyi değiştirmek amacıyla ilerleyen rejim güçlerine gözdağı vermekti.
Şüphesiz Rusya ve Türkiye’nin Suriye’deki amaçları farklılık arz etmektedir. Ancak iki tarafın da yaşanan çatışmaların sınırlandırılmasına teşvik eden bazı müşterek çıkarlarının olduğu da bir gerçektir.  
Birincisi: Her iki ülkede de meselelere pragmatik bir yaklaşım sergilemektedir. Bu pragmatizm, taviz ve uzlaşı için karşılıklı istekliliğin kapısını aralamaktadır. Dolayısıyla birbirlerinin güçlerini sınayacak ve enerjilerini bitirecek öldürücü son darbeyi vuracak ağır bir savaştan ikisi de kaçınacaktır.
İki ülke yetkilileri de istenmeyen sürprizleri ortadan kaldırmak ve gelişmeleri kontrol altında tutmak için iletişim ve diyalog halinde olduklarını açıklamaktadır.
Ayrıca iki ülke açıklamalarında da Astana ve Soçi süreçlerine bağlılık vurgusu dikkati çekmektedir. Nitekim iki taraf da birbirlerinin öneminin farkındadır.
Çatışmaları durumunda karşılıklı kayıpların büyüklüğünü  öngörebilmektedirler.
Rusya Suriye’de sonu gelmeyecek bir savaşın içine girmek istememektedir. Ankara da Suriye rejimi ile kapsamlı, genel bir savaşı göze alamaz, nitekim böylesi bir savaş İran ve Rusya’nın da müdahalesini gerektireceği için kazanması mümkün olmayan bir savaşa dönüşecektir.
Sonuç itibariyle; Kremlin yönetiminin Suriye ve Ortadoğu’daki etkisini kırmak Ankara hükümetinin önceliklerinden değildir.
Ankara hükümetini ilgilendiren temel konular; PYD’nin yayılmacılığının ve gücünün sınırlandırılması ve ülke ekonomisine yük olan Suriyeli mülteci meselesinin çözüme kavuşturulmasıdır.
Buna ek olarak, Suriye içinde elde ettiği nüfuzu korumayı da önemsemektedir. Ankara ile ittifakını kaybetmek Moskova’nın da çıkarına değildir.
Nitekim Rusya batı ile olan çekişmesinde Türkiye ile ilişkilerini kullanmaktadır ve iki ülke arasında birçok stratejik anlaşma mevcuttur. Ancak bu gerçeklik, Rusya’nın Türkiye’nin Suriye’deki etkisini kısıtlamak ve dolayısıyla kendi rolünün önemini göstermek için kendisine bağımlı kılma isteğini de yok saymamızı gerektirmez.
Rusya ayrıca Türkiye’nin varlığını, Suriye rejimi üzerindeki otoritesini sağlamlaştırmak ve İran’ın askeri ve mezhepsel nüfuzunu sınırlamak için de kullanmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin, çoğunluğu Sünni olan Suriye kamuoyundaki etkisini ve silahı muhalefetteki nüfuzunu da dikkate alarak hareket etmektedir.
Batının Suriye meselesine daha etkin müdahil olması durumunda da, yeniden inşa sürecinde Türkiye ile birlikte hareket etmeyi ummaktadır.
İkinci olarak: Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2015 yılında Rus uçağının düşürülmesi dolayısıyla özür dilemesi, iki ülke ilişkilerinde ciddi ilerlemelerin yolunu açmıştır. İki ülkenin çıkarları adeta iç içe geçmiş durumdadır. Bu çıkarlar ışığında, birbirlerinin bölgedeki varlığına savaş açmaları tasavvur edilemez. Batı cephesinin iki ülkenin de ekonomisine yönelik olumsuz tutumu, aralarındaki dayanışmayı zorunlu kılmaktadır.
Astana ve Soçi süreçleri ve öncesinde Türkiye’nin, Rusya ve rejimin Halep’e egemen olma noktasında desteği, Humus, Dera ve Şam banliyölerindeki silahlı muhaliflerin İdlib’e aktarımı konusundaki yardımları da bunu gösterir niteliktedir. Bu desteklere karşılık olarak Rusya, Türkiye’nin Afrin, Ra’sul Ayn ve Tel Ebyad bölgelerine girmesine göz yummuştur.
Bunlara ek olarak iki ülke arasında, geçtiğimiz Ekim ayında, Fırat Nehri'nin kuzey ve doğusunda güvenli bölgenin kurulması için müşterek adımlar atılmıştır.
Üçüncü olarak: Rusya ve Türkiye’yi birbirine bağlayan derin ekonomik çıkarlar söz konusudur. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2019 yılında 30 milyar dolara ulaşmıştır. Aynı yıl Türkiye’deki Rus turist sayısı ise yaklaşık 6 milyon civarındaydı. Bu etkileyici istatistikler, ikili ilişkilerindeki istikrarı korumaları için başlı başına bir neden olabilir.
Türkiye ekonomisinin zorlu bir süreçten geçtiği düşünülürse, Rusya ile ilişkilerini koruma isteği daha iyi anlaşılabilir. Buna ek olarak; Rusya Türkiye’de bir nükleer santral inşa etmekte ve TürkAkım boru hattı ile Türkiye’den Avrupa’ya doğalgaz satmaktadır.
Yukarıda saydığımız hususlar dolayısıyla, Rusya’ya karşı bir Türkiye pozisyonuna itimat edilmemelidir. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan sesini yükseltse ve tehditlerin dozunu arttırsa da, nihayetinde iki ülke geleneksel teammülleri üzere uzlaşmak zorunda kalacaktır.
Bu uzlaşının bedelini de muhtemelen Suriye halkı ödeyecektir. Bu uzlaşı sonucunda Ankara muhtemelen, son çatışmaları da dikkate alarak, 2018 yılında Soçi Mutabakatı’nda da bahsi geçen, Halep-Şam ve Halep-Lazkiye arasındaki M4-M5 karayollarına, Rusya destekli Suriye rejimi güçlerinin yerleşmesini kabul edecektir.
Sonuç olarak, Rusya ile Türkiye arasında Suriye üzerindeki nüfuz mücadelesinin doğası ne olursa olsun sınırlı olacaktır.
Suriye muhalefetinin bu çekişmeye dayanarak stratejilerini oluşturması hata olacaktır. Daha önce de bu gerginliği kullanmak isteyenler olmuş ancak hayal kırıklığı yaşamıştılar.
Türkiye’nin Rusya karşısında hamle yapmasını beklemek, zaman ve enerji kaybından başka bir şeye yaramaz.
İki ülke de aralarındaki anlaşmazlıkların üstesinden gelmek için hazırdır. Daha doğrusu, çatışmanın, her ikisinin de çıkarlarını zedeleyeceğinin yüksek derecede bilincindedirler.