Despotizm salgın sayesinde galip gelebilir mi?

Despotizm salgın sayesinde galip gelebilir mi?

Pazartesi, 6 Nisan, 2020 - 12:15

Yeni tip koronavirüs Kovid-19 salgınının yaşandığı bugünlerde, kapalı ve otoriter rejimlerin, salgınla mücadele ederken hak ve özgürlükler alanındaki kazanımlarını korumaya ve güvenlik güçlerinin müdahalesini asgari düzeyde tutmaya önem veren demokratik rejimlerden daha başarılı olduğuna dair ateşli tartışmalar devam ediyor.

Geleneksel ve dijital medya organları sistematik bir kampanya kapsamında, bir yandan ölümcül virüse karşı elde edilen zaferin bir kanıtı olarak Vuhan’daki misyonlarını tamamlayıp kendi hastanelerine dönen doktor ve hemşireleri selamlayan askerlerin görüntülerini diğer yandan, İtalya ve İspanya meydanlarında gömülmeyi bekleyen binlerce ölüye ait görüntüleri paylaşmak için yarışıyorlar.

Bu kampanya ABD’ye de uzandı ve bize, ABD imparatorluğunun ekonomik ve sosyal olarak yok olmasının yakın olduğunu müjdeledi.

Bu programlı propagandanın ulaştığı sonuç şu: Kovid-19 virüsünün çıkış yeri olan Çin Diktatörlüğü, bu sınavı en başarılı şekilde veren, salgını yenip normal hayata dönmeyi başaran (orada neler yaşandığını hiç kimsenin teyit edemeyeceğini unutmayalım) ülkedir; Demokratik Batılı ülkeler ise, tüm tahminlerin aksine, bu salgınla mücadelede en başarısız ülkeler olmuşlardır.

Virüs bir felaket gibi bu ülkeleri istila ederek her gün binlerce kişinin hayatını kaybetmesine neden olmaktadır. Batılı demokrasiler efsanesini çarpıcı bir medeniyet skandalına dönüştürmektedir.

Bu kampanyalar yeni değil ve kuşkusuz Batı ile Doğu blokları arasındaki bilindik küresel siyasi tartışmalar bağlamında yer almakta.

Avrupa Birliği tarafından açıklandığı gibi Doğu bloğu, büyük bir dezenformasyon kampanyası yürütmek, Kovid-19 virüsünün etkisini abartmak, Batı toplumlarında bir panik yaratmak ve güvensizlik atmosferini yaymak için bu sağlık krizinden faydalanıyor.

Şunu da hatırlatalım ki, Batı’da özellikle de ABD’de bile daha yıllar önce, Çin ve BRICS ülkeleri gibi diğer ülkelerin yükselişi karşısında ABD’nin konumunun gerilediğini ele alan ve bunu kanıtlamaya çalışan bir literatür ortaya çıkmıştı. Bunlar arasında ABD’lilerin kendilerini kamçıladıklarını dile getirenler dahi oldu.

Batı ve liberal özellikle de neoliberal modeli hedef alan bazı kampanyaların anlaşılır ve haklı olduğuna kuşku yok.

Neo-Liberalizmi eleştirenler, dev bütçe ve güçlere, ekonomik, finansal ve bilimsel enerjilere sahip bu muazzam ve gelişmiş ülkelerin, ileri sağlık kurumları ve resmi organlarının salgınla kendilerinden beklendiği gibi mücadele etmekten aciz kaldığını söylemekte haklılar.

Onlara göre bu, kapitalizmin acımasızlığının, başta sağlık sektörü olmak üzere araştırma ve bilime yeterince önem vermeyi ihmal eden küresel güçlerin, enerjilerin, kurum ve şirketlerin gelişmesine yol açtığının bir kanıtıdır.

Söz konusu güç ve kurumların ayrıca birey ve toplum olarak insanların yazgısını ilgilendiren meseleler hesabına, askeri harcamalara büyük paralar tahsis ettiklerinin bir ispatıdır.

Öte yandan, Çin’de koronavirüs salgını baş gösterdiğinde Batılı ülkeler, salgının coğrafik açıdan sınırlı (epidemik) olacağını, kötüleşip bir küresel salgına (pandemiye) dönüşmeyeceğini zannetti.

Dünyanın ikinci en büyük ekonomisinin kaderi hakkındaki endişeler insanların hayatları için duyulan korkudan daha büyük oldu.

Resmi ve halk düzeyinde olsun Batılı demokrasilerin bu konuya yönelik tutumu kayıtsızlıkla gölgelendi.

İlgili makamlar sonuçlarının boyutunu tahmin edemeyip sosyal mesafe uygulamasını çok geç hayata geçirdi. Bu da virüsün tehlikeli bir biçimde yayılmasına neden oldu.

Tarafsızlık, kendisini görmezden geldikleri için onları hazırlıksız yakalayan bu salgın ve istilasına karşı demokrasilerin mücadelenin ilk aşamasında başarısız olduklarını itiraf etsek de bu trajik gerçekleri görmezden gelmememizi gerektiriyor.

Belki de bu, şüphesiz bahsi geçen ülkelerin öğreneceği önemli bir derstir.

Ancak bu ayrı, söz konusu başarısızlığı, Batı medeniyet modelinin kapitalist, demokratik ve liberal seyrinde başarısız olduğunun ve sonunun yaklaştığının bir göstergesi olarak pazarlamak ayrıdır.

Bu en hafif tabirle, genel olarak Batı özelde ABD’nin temsil ettiği şeylere yönelik hastalıklı bir kini gösterecek biçimde tüm tarihin basitleştirilmesidir.

Bu noktada insaflı olup, bu iki model ve hangisinin yönetimin en yüksek amacı olan insanlık ruhunu ve insanlığını korumakta daha iyi olduğu hakkındaki bu tartışmada sakin ve akılcı bir yaklaşım benimsemeliyiz.

Adil seçimler aracılığıyla iktidarın el değişmesi, kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı, şeffaflık ve hesap sorulabilirlik, sivil toplumu devletin baskısından korumak gibi dünyadaki liberal rejimlerin benimsediği, totaliter ve diktatör rejimlerde olmayan tüm dayanaklar kültürel, felsefi, sanatsal, bilimsel ve teknik bir mirasın ürünüdür.

Bu miras, insan onurunu yükselten ve özgürlüğü takdis eden rejimlerin temelini atan bir dizi sosyal ve etik ilkeleri kökleştirmiştir.

Çin, Rusya ve diğer ülkelerde takip edilen totaliter yönetim modelinin aksine demokratik liberal rejimlerde yönetimin önemi, bireyler değil kurumlar yönetimi olmasında gizlidir.

Liderler seçimler aracılığıyla kurumların başına geçer, onları idare eder, çalışma ilkelerine ve prosedürlerine bağlı kalır, onlar aracılığıyla ülkeyi yönetir, günün her saatinde sorgulamaya ve hesap vermeye tabi tutulurlar. Bu noktada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in görev süresinin 2036’ya kadar uzatılmasını doğal karşılayan, Çin Devlet Başkanının ömür boyu görevde kalmasını kanıksamayan bir kültür ile yukarıda bahsettiğimiz kültür arasındaki farklılık açıkça görülmektedir. 

İnternet kullanımı özgürlüğünün kısıtlanmasını, muhaliflerin yargılanmadan hapsedilmesini ya da kaçırılmasını, silah veya zehirle ortadan kaldırılmasını şüpheyle karşılamayan bir model ile demokratik model arasındaki ayrım net bir biçimde açığa çıkmaktadır.

Bu kültür, söz konusu uygulamaları sertçe eleştirmek bir yana, bunları düşünülmeye değer şeylerin kapsamı dışında görüyor.

Burada, liberal rejimlerde sivil toplum kuruluşları ve medya organlarının oynadığı merkezi rolü unutmamalıyız. Bu bağlamda, New York Times, CNN, ABC vb. büyük medya kuruluşlarının, resmi makamların ve hükümetin çalışmalarını izlemekte oynadığı role bakmak yeterlidir. Bu kuruluşlar olmasaydı durum tamamen farklı olurdu. Başkan Donald Trump dönemi, medya organlarının ABD politikasında oynadıkları rolü aydınlatmaya kefildir.

Kuruluşundan bu yana verilen Nobel ödüllerine şöyle hızlıca bir göz atmak, farklı branşlarda bu ödülü kazananların çoğunun genel olarak Batılı ülkelerden, özellikle de ABD’den olduğunu veya Batılı kültür ve bilim yapıları, araştırma merkezleri, enstitüleri ve üniversiteleri ile bağlantılı  olduklarını görmek için faydalı olabilir. Dünyanın dört bir yanında faaliyet gösteren ABD şirketleri bir yana sadece Microsoft, Google, Yahoo ve Twitter gibi bugün dünyanın öncü şirketlerine hızlı bir bakış, özellikle ABD ve genelde Batı modelinin yıkıldığı gibi söylemleri aceleci ve önemsiz saymamız için yeterlidir. Bu eğilimi, ABD ve Batı düşmanlığı şeklinde tanımlayabiliriz.

Dünyaya yaşattıklarından sonra virüse karşı uyaran doktorları susturan ve gerçekleri gizleyen Çin, bugün yumuşak güç aracılığıyla kurtarıcı rolünü oynama girişiminde başarılı olamayacaktır.

Stalin sosyalizminin dönüşünü ve küreselleşmenin tamamen yok olmasını kutlayan romantik kutlamalar, tarihin mantığına aykırıdır. Çünkü Çin’in kendisi bile artık sosyalist bir ülkeden ziyade devletin yönettiği ve özgürlükleri kısıtladığı kapitalist bir rejimdir. Aynı şekilde Rusya da kurumları devre dışı bırakıp demokrasinin kökünü kurutmaya dayanan kapitalist otokratik bir rejime dönüşmüştür.

Bugün Batı’nın korona salgınına karşı başarısızlığı olarak görülen şey, savaştaki bir çatışmayı kaybetmek gibi geçici bir başarısızlıktır.

Bir düşüş döneminden geçiyor olsa da Batı modeli, Yunan ve Roma medeniyetinden Rönesans ve küreselleşmeye tarihsel köklerine bağlı kalmaya devam edecek. Bir kez daha medeni ve insani yenilenmeyi gerçekleştirmeyi başaracak ve despotluk hilelerine kanmayacak.

Tüm göstergelere göre Batı, demokratik modelinin dayanaklarından vazgeçmeden bu salgını aşmak için bilimsel ve düşünsel kapasitesini güçlendirecek.


DİĞER KÖŞE YAZILARI

Editörün Seçimi

Multimedya