Bu karanlık küresel atmosferde ve halkların bu büyük salgının etkilerini yaşadığı bir zamanda bazı büyük sorular soruluyor. Bu salgın sona erdikten sonra dünya nasıl olacak? Gerek küresel gerekse coğrafi bölgeler düzeyinde çok sayıda görüş ve yorum var ancak ben Ortadoğu’da kalıp şunu soracağım: Bu salgından sonra bu bölge, bölgesel düzeyde nasıl görünecek?
Yanıtlamadan önce şu senaryoyu sunmak istiyorum: Diyelim ki, bugünkü Çin iki yüzyıl önce zorla ve güç kullanarak afyonun topraklarında yayılmasına ve bu zehirli ticareti kabul etmesi için kendisini resmi bir antlaşma imzalamaya zorladığı dolayısıyla Çinlilerin büyük bir çoğunluğunun bağımlı olmasına neden olduğu için İngiltere’den intikam almaya karar verdi. Bugün bu “intikam” fikrini kim duysa kesinlikle büyük bir şaşkınlığa uğrar çünkü zaman değişti ve o dönem geçip gitti. Bir de, üzerinden 14 asrı aşkın bir zaman geçmiş tarihi bir hususu tekrar gündeme getirip kendisi hakkında ayrılığa düştüğümüzü düşünün. Dünya şaşkınlıkla kaşlarını kaldırıp, üzerinden o kadar asır geçmiş bir anlaşmazlığı bugün tekrar gündeme getirilmeye değer mi diye kesin sorgular.
Tekrar bugüne ve bölgenin geleceğine dönelim. Ortadoğu’da az da olsa siyasi rasyonelliğe dayanmadıkça sonuna kadar halklarımızın gücünü tüketmeye devam edeceğiz. Tabloyu tamamlamak için şunu da eklemeliyiz, birçok akıllı kişinin İran’ın kendini yönetme biçimine müdahale etmek istediğini düşünmüyorum. Bu, İran halkına kalmış. Sebepleri yeniden düşünülmesi gereken asıl anlaşmazlık; mezhepçi şemsiyenin yoğun gölgesi altında bugün olduğu gibi İran devletinin nüfuzunu genişletmek amacıyla komşularına yönelik aktif müdahalesidir. Bu ancak sade insanları ya da çıkar sahiplerini ikna eder. Her iki yorumda da mantıksal analiz ile aklını kullanan çoğunluğu ise ikna etmez. İran’ın bu genişlemesi, özellikle Irak, Yemen ve Lübnan’da devletin çözüldüğü bir dönemde genişlemeyi kolaylaştırmak için grupları –silahlı olması daha iyidir- desteklemekle gerçekleşmektedir.
Şimdi, karşılaştırma yapmak için biraz tarihe geri dönelim. 20’inci yüzyılda dünya sert krizlerden sonra birinci ve ikinci dünya savaşları gibi büyük savaşlar yaşadı. Tarih bizlere bütün savaşların gerçek nedenlerinin caydırıcılık (kontrol ve genişleme çabalarını) olduğunu söyler. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya liderlerinden biri, sorunun temeli olan bu noktanın farkına varmıştır. Bu lider, Mustafa Kemal Atatürk’tür. Buna dayanarak, “Başkasının topraklarında gözüm yok ancak hiçbir Türk toprağından vazgeçmeyeceğim” şeklinde net ve açık bir çizgiyi benimsedi. Elbette, Türkiye’yi modern bir ülke eşiğine getiren bu isabetli düşünce “ulusal devlet düşüncesi” şimdi silinmeye çalışılıyor.
Savaşlar, ne özgürlüklerin savunulması için ne de diktatörlüklere karşı başlatılmıştır. Batı, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği ve demokratik bir devletin lideri olmayan Josef Stalin ile Almanya’daki Nazi, İtalya’daki faşist ve Japonya’da imparatorun tanrı sayıldığı diktatörlüklere karşı işbirliği yapmıştı. Bu diktatörlükler halklarına “dünyaya hükmetmenizi sağlayacağım” demişlerdi. Bu nedenle dünya, söz konusu diktatörlüklerin kendisine hükmetmemesi için birleşmişti. Karşılaştırma açık ve nettir. İran’ın bağlı kalmakta direttiği “devrimi ihraç etme” düşüncesi “dünyaya hükmetmenizi sağlayacağım” kavramının yeni adıdır. Gerçeğe aykırı bir düşünceye dayanan bu çıkarım, belki de korona sonrasında da bizimle kalmaya devam edecek. Zira İran rejimi, din ve mezhep ayrımı yapmayan bu salgının derin derslerinden faydalanmadı. Bazı, hatta birçok İranlının sevgi ve korku nedeniyle rejimlerini desteklemeye ve arkasında durmaya devam etmelerini anlayabilirim ancak Arap ülkelerinde yaşayan Arap kardeşlerimizin sadece şu veya bu mezhebe inandıkları için bu düşünceye bağlı kalmalarını anlayamıyorum. Bana göre inanç birdir ve vatan da birdir. Akıllı bir kimse, bir düşünceye inanmak ile vatanı kaybetmeyi birbirine karıştırmaz. Ne var ki İran’ın siyasi projesi, ikisinin puslu bir karışımına dayanıyor. Bu tür vatandaşları barındıran devletler – eksik olsalar bile- İran’daki yönetimden daha hoşgörülüdürler. İran rejimi sadece teokratik değil aynı zamanda baskıcı ve genişlemecidir. Gözü komşu halkların doğal zenginliklerindedir. Onların refahını ya da ilerlemesini umursamaz.
Bu noktada, Beyrut’ta birinin çıkıp “Lübnan benim için bir şey ifade etmiyor” anlamında bir açıklamada bulunması oldukça şaşırtıcıdır. Bu acı ama alenen yapılmış bir açıklamadır. Son olarak Husilerin sözcüsü de Yemen’de korona salgını ile ilgili bir açıklama yaptı. Yemen’i salgının felaketlerinden korumak için yapılan ateşkesin nedeninin “güç dengesinin değişmesi” olduğunu söyledi. Bu salgının Yemen’e ulaşması durumunda –Allah korusun- yönetim ve sağlık sisteminin altyapısı kötü olduğu için her şeyi yok edeceğini büyük olasılıkla bilmesine rağmen acaba hangi zihnin kendisini dinleyip inanması gerekiyor? Lübnan, Irak ve Yemen olsun vatanını hiçe sayıp İran’ın ilhak edici projesine bağlı siyasi hurafelere ve şarlatanlıklara inananlar ile bilinçlerini kaybetmişler arasında bir fark yoktur. Her ikisi de karanlık bir tünelde yürümektedir.
Buna dayanarak, derin ekonomik, sosyal ve psikolojik etkiler bırakacak bu büyük krizden sonra Ortadoğu bölgesinin geleceği İran rejiminin tepkisine bağlıdır diyebiliriz. Komşu ülkelerdeki ulusal devletleri tanıyıp uluslararası hukuka saygı duyarak, içeri dönüp kendisini ülkesini inşa etmeye mi adayacak yoksa ütopik (dünyaya hükmetmenizi sağlayacağım) hayalini mi sürdürecek? Bu hayal sadece yeni bir bölgesel ve sonrasında küresel sistem inşa etme yönündeki umut ışığını değil bölgedeki barış ışığını da söndürmektedir. Düşünülmesi gereken diğer olasılık da kendi çevresinde güvenirliğini büyük ölçüde kaybeden İran rejiminin, ekonomik ve sosyal sorunlara pratik çözümler sunamadığı, bu salgının ekonomi ve toplum üzerinde etkileri ile karşı karşıya kalacak İran halkının ihtiyaçlarını karşılayamayacağı için komşularına karşı daha saldırgan hale gelmesidir. Elbette aklı olan herkes, İran rejiminin barışa yönelmesini ve ütopik “dünyaya hükmetmenizi sağlayacağım” düşüncesinden vazgeçmesini temenni etmektedir. Zira ne zamanımızda ne de geçmişte hiçbir zaman isabetli olmayan bu söylem, yaşadığımız yıkıcı küresel salgından sonra sürdürülürse daha yıkıcı olacaktır.
Son olarak; eğer insanları bir düşünceye ikna edebilirseniz onlara hükmedebilir ve dikte ettiklerinizi yaptırabilirsiniz. Ancak bu devam etmez çünkü bir noktada özellikle de krizlerden sonra çoğunun aklı başına gelmeye başlar.
Son Haberler
- El-Menfi, ‘geçiş aşamalarını yeniden başlatmayacak’ herhangi bir Libya siyasi anlaşmasına desteğini vurguladı
- Umman Sultanı ve Fransa Cumhurbaşkanı, bölgesel ve uluslararası gelişmeleri görüştü
- Şara, aralarında Suudi Arabistan Büyükelçisi'nin de bulunduğu yedi büyükelçinin güven mektubunu kabul etti
TT
Dünyaya hükmetmenizi sağlayacağım!
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة