Basın alanında çalışanları tanımlamak için “basın mensubu” kelimesinin tam olarak ne zaman kullanılmaya başlandığı hakkında bir fikrim yok. Zira bu kelimenin özel olarak başka dünya dillerinde bir karşılığı yok. Yıllar önce bu kelime tamamen şeytanlaştırılmıştı ve cuma hutbelerinde duymak şaşırtıcı değildi. Hutbelerde “basın mensuplarına”, bu dünyada yoldan çıkan ve iyi bir şey yaptıklarını düşünen “din düşmanları” olarak görülerek beddualar ediliyordu.
İş insanlarından, hükümetlerden veya rakip partilerden basın, radyo ve uydu televizyon yayıncılığı gibi medya sektörlerine para yağdırılması ile birlikte bu sektörler, yabancılardan oluşan geniş bir kesimi profesyonel gazetecilik alanına çekmek için verimli bir alana dönüştü.
Bu kesimdeki kişiler basın mensuplarından daha çok futbolda üçüncü ligde bulunan bir takımı destekleyen ultras taraftarların kurduğu bir birliğe benziyor. Özellikle de maça gelen taraftarların liderine. Bu lider maç boyunca futbol sahasına arkasını dönerek oyunun gidişatından habersiz veya maçın sonucundan habersiz bir şekilde taraftarları coşturur. Ancak sesi ne kadar yüksek, çığlıkları ne kadar büyük ve gürültüsü ne kadar şiddetli olursa o kadar büyük bir zafer kazanacağına dair tam bir inanca sahiptir. Özünde niyet, taraftar ve sürekli bir destek olduğu sürece maçın sonucunun önemli olmadığını düşünür.
Ultras taraftarlarına benzeyen bu kesimin her zaman ekranlarda ve mikrofonların arkasında meşruiyet kazanması gerekiyor. Bu yüzden bir basın mensubu nitelendirmesi yetersiz hale geliyor. Neticede de “strateji uzmanı” veya “küreselleşme işlerinde uzman” veya “politik ekonomist” gibi süslü sıfatlar ekleniyor.
Lübnan’ın en prestijli uydu istasyonlarından birinde yayınlanan en önemli sabah programlarından birinde yaşanan tuhaf bir olayı hatırlıyorum. Programın ana konuklarından biri ortadan kaybolmuştu. Bu yüzden görünüşe göre prodüksiyon ekibinden “istasyona en hızlı şekilde gelebilecek” herhangi birinin yardımını istemek zorunda kaldılar. Kimliği belirsiz bu kişi, tecrübesini ve bilgisini göstermek için çok süslü kelimeler ile takdim edildi. Böylece seyirciler bu kişinin anlatacaklarını sabırsızlıkla beklediler. Daha sonra programın sunucusu bu kişiye derin felsefi bir soru sordu: “Lübnan’da liderler, politikacılar ve toplumun geri kalanı arasındaki güven duvarının yıkılmasına neden olan gerçek nedenler sizce nedir?” Konuk önce biraz sessiz kaldı, gözlerini kapattı ve derin bir iç çekti. Sonra gülümseyip ellerini yumruk yaparak şöyle cevap verdi: “Nasıl bir soru bu? Belli zaten!” Bu kadar. Ağzından başka bir kelime çıkmadı.
Medya siyaset yapmaz, ekonomi geliştirmez. Bu, beklenti çıtasının “düşme olasılığının olmaması” için iyi tespit edilmesi gereken gerçeklerden biridir. Belki de medya sektörünün itibarını zedeleyen en ünlü kişi Nazi Almanya’sında Hitler döneminde Propaganda Bakanı olarak görev yapan Joseph Goebbels olmuştu.
Haberi yeniden işleme ve bilgiyi genel siyasi gerekliliklere uygun olarak ihraç etmek üzere yeniden oluşturma kavramının temeli kendisine dayanıyor. Bu kavram, özellikle sahte haber aşamasına gelene kadar bunu daha etkili bir şekilde gerçekleştirmelerini sağlayan teknik araçların ilerleme kaydetmesiyle birlikte dünya çapında kurumsal olarak geliştirilmiştir.
Sahte haber aşaması sosyal medya siteleri üzerinden patladı. İtalyan edebiyatının ve felsefesinin önde gelen isimlerinden Umberto Eco bu olgu hakkında yorum yaparken “Sosyal medya, ahmak sürülerine konuşma hakkı veriyor. Böylece herhangi bir konu hakkındaki görüşleri, o konunun uzmanlığında Nobel Ödülü kazanan kişilerin görüşleri gibi oluyor. Bu aptalların istilası” ifadelerini kullandı.
Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın danışmanı Kellyanne Conway’i cesaretlendiren bu zehirli atmosferdi. Conway televizyonda verdiği röportajlarından birinde bir haber hakkında yorum yapmıştı. Kendisine tatsız bir soru yöneltildiğinde “Alternatif gerçekler var!” şeklinde cevap vermişti. Böylece daha önce kimsenin yapmadığı karşıt bir doktrin sunduktan sonra eleştiri oklarının hedefi haline gelmişti. Gerçekler tektir. Gerçeklerin “alternatifi” olamaz. Tabii bir strateji uzmanı veya küreselleşme uzmanı tarafından söylenmediyse.
“Hadise en-Nısf Metr” (Yarım Metre Kazası) adlı bir filmde istenen kavramı özetleyen zekice kurgulanmış bir sahne vardı. Filmde Gize piramitlerinin önünde Mahmud Yasin arabasında duruyor. Yanında da Nelly var. Birden bekçi Tevfik ed-Dekn elinde lamba ile onlara yaklaşıyor. Gür sesi ve muzip gülümsemesiyle “Hoş geldiniz!” diyor. Mahmud Yasin suçluymuş gibi ona şöyle cevap veriyor “Hoş bulduk. Ben kendisine (Nelly) Keops, Kefren ve Menkaure piramitlerini gösterdim. Menkaure’yi biliyor musun?” Tevfik ed-Dekn de gülerek şöyle cevap veriyor: “Yok vallahi… Ben kimin ödediğini biliyorum!”
TT
Ultras medya!
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة