Muhammed Ali Sekkaf
Yemenli yazar
TT

Afrika'nın uluslararası platformlardaki “oy bloğunun” boyutları

Nahda Barajı krizi, sorunun Afrika Birliği (AfB) çerçevesinde ve son olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) çatısı altında tartışılması ile Afrika'nın uluslararası ve bölgesel güçlerin Kıta’ya yönelik yarışındaki önemini gösterdi.
Bunun nedeni ise Kıta’yı ekonomik açıdan önemli kılan çeşitli doğal kaynaklarının yanı sıra Cebelitarık Boğazı, Süveyş Kanalı ve Babülmendep Boğazı gibi önemli su yolları üzerindeki kontroldür. Bu durum Afrika’yı stratejik olarak önemli kılıyor ve bir milyardan fazla nüfusu ile sanayileşmiş ülkeler için iyi bir tüketici pazarı haline getiriyor. Ancak yazımızın konusu itibariyle tüm bunlar arasında bizim için önemli olan, Kıta ülkelerinin uluslararası kuruluşlarda önemli bir oy bloğu oluşturmasıdır. Bundan dolayı Afrika, uluslararası topluluklarda benzersiz siyasi ve diplomatik önem kazanmaktadır. Nitekim uluslararası ve bölgesel güçler, Birleşmiş Milletler (BM) ve diğer kurumlar çerçevesinde bu oy bloğunu kendi lehine çekmeye, diplomatik ve siyasi olarak kendisini desteklemeye ya da en azından uluslararası platformlarda aleyhinde oy kullanmamaya ikna etmeye çalışmaktadır.
Bu nedenle İsrail, yaklaşık 19 yıl süren uzun süreli yokluğunun ardından yakın zamanda Afrika Birliği'nin gözlemci üyesi konumuna geri döndü. Buradaki ironi, Afrika Birliği Örgütü'nün kurucuları arasında yer alan ve Afrika Birliği Örgütü'nü Afrika Birliği'ne (AfB) dönüştürme fikrinin arkasında olan -Arap ülkeleri de dahil olmak üzere- Afrikalı Arapların üçte ikisinin, eski ve yeni kuruluşların üyesi olarak örgütsel düzeyde Kıta içindeki kredisini kullanmakta başarısız olmasıdır. Oysa Arap ülkeleri halk düzeyinde, Kıta ülkelerinin çoğunun sömürgeciliğe karşı verdikleri bağımsızlık mücadeleleri sırasında Afrika’daki kurtuluş hareketlerini desteklediler. Nitekim Çin, Afrika ülkeleriyle ilişkilerinde ve uluslararası forumlardaki pozisyonlarına destek bulmak hususunda bunu büyük başarıyla kullandı.
Arap ülkeleri başlangıçta Afrika grubunun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki 54 ülkeden oluşan geniş oy bloğu sayesinde, Filistin davası tarafından temsil edilen ulusal meselelerinde Kıta ülkelerinin sempatisini kazanmayı başardı. Bu, 10 Kasım 1975'te 72 ülkenin “evet”, 35 ülkenin “hayır” oyu verdiği ve 32 ülkenin çekimser kaldığı 3379 sayılı kararın -ki bu karar siyonizmi, ırkçılığın ve ırk ayrımcılığının bir biçimi olarak görmektedir- geçmesini sağladı. Bu karar daha sonra Aralık 1991'de Kıta’da artan İsrail etkisi, Arapların İkinci Körfez Savaşı'nın sonunda Araplar ve İsrailliler arasındaki yapılan Madrid Barış Konferansı'na katılma eğilimi nedeniyle iptal edildi. Bazı Arap ülkeleri, Arap-İsrail çatışmasının çözüm yolunda olduğuna ve uluslararası forumlarda Afrika ülkelerinin oy bloğuna artık ihtiyaç duymayacağına inandı!
Dolayısıyla İsrail'in hızla Kıta’ya yeniden nüfuz etmek, siyasi izolasyonu kırmak ve çoğu Afrika ülkesiyle diplomatik ilişkiler kurmak için kullandığı şey de buydu. İsrail’in şu an Ruanda, Senegal, Mısır, Angola, Fildişi Sahili, Etiyopya, Güney Afrika, Nijerya, Kenya, Kamerun ve Fas'ta” yaklaşık 11 diplomatik misyonu bulunuyor. İsrail’in Kıta ülkeleriyle normalleşmesi sonucunda bazı Afrika ülkelerinde yerlerşik, bazılarında ise yerleşik olmayan büyükelçileri bulunuyor. Ayrıca 15 Afrika ülkesinin İsrail'de daimî büyükelçilikleri var. Bunun anlamı, İsrail'in 42 Afrika ülkesiyle -yüzde 80 gibi büyük bir yüzdeyle- büyükelçilik düzeyinde ilişkileri olduğudur. Nitekim yalnızca Nijer, Cibuti, Somali, Mali ve Komorlar’ın İsrail ile diplomatik ilişkileri bulunmuyor. Bazı gözlemcilere göre gerek İsrail gerekse de bazı Afrika ülkeleri tarafındaki ekonomik sebepler, tarafların büyükelçilikler açarak karşılıklı diplomatik etkileşime girmelerine engel oldu.
Ayrıca bir dizi analist, İsrail-Afrika ilişkilerinin çok sayıda Afrika ülkesinin İsrail ile diplomatik ilişkiler kurmasına yardımcı olan eski Başbakan Netanyahu döneminde geliştiği görüşünde. Çünkü Netanyahu -özellikle bazı Afrika ülkelerinin liderlerinin rejimlerine karşı darbeleri önleme konusunda büyük önem verdikleri güvenlik ve istihbarat alanında- Afrika ülkeleriyle bu ilişkileri geliştirme ve sağlamlaştırmada Dışişleri Bakanlığı'nın rolünü kasıtlı olarak marjinalleştirdi. Fakat Netanyahu'nun politikası, söz konusu ülkelerin Filistin meselesiyle ilgili oy bloğunu kendi tarafına çekmekte başarısız oldu.
ABD 2018'de Birleşmiş Milletler’den (BM) ‘Gazze'den İsrail topraklarına roket fırlattığı için’ Hamas’ı kınamasını istedi. Ruanda, Eritre ve Malavi de dahil olmak üzere 54 Afrika ülkesinden sadece 7'si karar lehinde oy kullanırken 28 ülke aleyhte oy verdi. 10 ülke çekimser kaldı ve geri kalan 10 ülke de oturuma katılmadı. Ayrıca Kasım 2009'da Birleşmiş Milletler, bin 400'den fazla kişinin hayatını kaybettiği Gazze savaşına dair uluslararası soruşturma komisyonu kurulması için oylama talebinde bulunduğunda hiçbir Afrika ülkesi buna itiraz etmedi. Ayrıca komisyonun Güney Afrika'dan Richard Goldstone öncülüğünde kurulması, birçok Afrika ülkesinin tutumunun Arap Körfezi ülkeleriyle olan ilişkilerinden etkilendiğini açıkça göstermektedir.
Muhtemelen bu oy bloğunun ne derece önemli olduğu, Kasım 2012'de Filistin'in Birleşmiş Milletler'de gözlemci üye olarak kabul edildiği 19-67 sayılı kararda daha açık bir şekilde görüldü. Nitekim 47 Afrika ülkesi karar lehinde oy kullanırken diğerleri çekimser kaldı.
Diğer taraftan Çin-Afrika ilişkileri, İsrail'in Kıta ile olan ilişkilerinden büyük ölçüde farklıdır. Tavyan, 1946-1971 döneminde, ABD’nin desteğiyle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) daimî bir sandalye sahibi oldu. ABD, Mao Zedong rejiminin Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımayı reddediyordu. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda, 25 Ekim 1971 tarihinde 2758 sayılı kararın oylanmasından sonra durum değişti. Nitekim çok sayıda komünist ve tarafsız ülkenin yanı sıra birçok Afrika yönetimi Çin Halk Cumhuriyeti lehine oy verdi. Fransız gazetesi Le Monde yazarlarından birine göre Çin, Afrika ülkelerine yönelik mali yardımları karşılığında bu yönetimlerin New York'ta, -yani Birleşmiş Milletler merkezindeki- pozisyonlarını desteklemesi gerektiğini düşünüyor. Yazar söz konusu makalede Çin'in daimî üye sayısını artırma projesinin bazı Afrika ülkeleri tarafından kabul edilmesine ve veto hakkındaki katı tutumuna da dikkat çekti. Çin, Hindistan ve Japonya gibi rakip ülkelerin daimî üyeler arasına kabul edilmesinden korkuyor ve bu nedenle tutumunu desteklemesi için Afrika ülkelerine karşı güçlü bir baskı uyguluyor.
İngiltere de kendi adına Avrupa Birliği'nden (AB) çıktıktan sonra Afrika Boynuzu'ndaki etkisini en üst düzeye çıkarmak ve başta Afrika olmak üzere yeni bölgelere açılmak istiyor. Aynı zamanda uluslararası platformlarda kendi meselelerini savunmak üzere AB bloğunun yerini alacak bir oy bloğu temin etmeye çalışıyor.
Açıkça görüldüğü üzere Çin, ABD, Japonya, Hindistan ve İsrail, yalnızca ekonomik, yatırım ve stratejik nedenlerle değil, bilakis karşılığında destek elde etmek amacıyla -Afrika'nın uluslararası kuruluşlarda, özellikle Birleşmiş Milletler (BM) düzeyinde sahip olduğu oy bloğu dolayısıyla- Kıta ile olan ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor. Peki, Arap ülkeleri ve Arap Birliği, Nahda Barajı krizini Kıta ile ilişkilerinde yeni bir sayfa açmak ve böylece gerek ulusal çıkarları düzeyinde gerekse tüm Arap ülkelerinin ulusal çıkarları düzeyinde konumunu güçlendirmek üzere kullanacak mı?