Mişari Zeydi
Suudi Arabistanlı gazeteci- yazar
TT

Suudi Arabistan, kutuplaşma savaşları ve Abdulaziz’in yöntemi

Ukrayna savaşı patlak verdiğinden bu yana günümüz dünyasının devleri arasında; bir yanda Batı diğer yanda Rusya ve arkasındaki Çin’in bulunduğu sert bir ‘bloklar arası’ kutuplaşmasının ortasındayız.
Dünya çapında siyaset ve medya kampları, bu topyekûn savaşta hakkı ve ahlakı tekeline almak için mücadele ediyor.
Asya Kıtas’ındaki Japonya ve Güney Kore hiç zaman kaybetmeden, klasik biçiminde savaş ilan etmeye yakın pozisyonlar içerisine girerek Rusları şeytanlaştırma ve yalnızlaştırma konusunda Biden’ın ABD’si ve partisi ve Avrupa Kıtası ile saf tuttular.
Ancak bu dünyada, başta Suudi Arabistan ve bazı Arap ülkeleri olmak üzere, düşünüp taşınmadan ve tamamen ulusal çıkarlara dayalı hesaplar yapmadan Batı vagonunun arkasına sürüklenmeye karşı duran ülkeler de var.
Suudi Arabistan'ın, temelde Ruslarla birlikte tasarladığı ‘Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) Plus’ anlaşmasına açık bir şekilde bağlılığı da dahil olmak üzere, kararları ve politikaları üzerindeki egemenliğinden hiçbir zaman vazgeçmediği herkesçe bilinen bir gerçektir.
Yakın bir zamana kadar petrol ve gazı yerden yere vuran ve alternatif enerjiye ‘tasavvufi’ methiyeler düzen Batı, bugün nefret ettiği enerjinin pompalanmasını artırarak çevreyi ‘kirletmek’ için baskı uyguluyor!
Komik olan şey, başta Suudi Arabistan olmak üzere Ortadoğu'daki geleneksel Arap müttefikleri ile arasındaki güveni sarsmayı başaran ve Riyad'a karşı olumsuz duygular besleyen Biden yönetiminin bugün doğrudan veya dolaylı olarak tekrar Riyad'ın dostluğunu kazanmaya ve onu Rus savaşına dahil etmeye çalışmasıdır.
Ancak Riyad, belli bir pozisyon oluşturmak için gelişmeleri gözlemlemekle birlikte olayların içine sürüklenmemeye dayalı eski ‘klasik’ siyasi yöntemini izlemekte ısrarcı.
Orta çıkan soru ise şu: 20.’inci yüzyılda, iki dünya savaşı Avusturya, Osmanlı ve Rus çarlığı gibi imparatorlukları ve Irak'taki Haşimi ve Mısır'daki Aleviler (Nusayriler) gibi monarşileri yok ederken Suudi Arabistan devleti bu iki büyük savaştan nasıl kurtulmayı başardı?
Bu tesadüfen olmadı. Suudi Arabistan’ın kurucusu Kral Abdulaziz tarafından inşa edilen ve hatları belirlenen öngörülü bir Suudi siyasi yaklaşımı sayesinde gerçekleşti.
Tarihe baktığımızda, Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde ve Suudi Arabistan daha yeni yeni emekleme dönemindeyken ‘Prens’ veya ‘Sultan’ Abdulaziz Al-i Suud'un Arap Yarımadası prenslerine mektuplar gönderdiğini görüyoruz. Söz konusu mektuplarda şu ifadeler yer aldı:
“Görüyorum ki savaş çıkmış. Bu meseleyi tartışmak için toplanalım. Umulur ki Arapları korkularından neyin kurtaracağı konusunda anlaşırız ya da haklarımızı korumak ve çıkarlarımızı güçlendirmek için bir devletle ittifak yaparız.”
Bu ortamda Büyük Britanya, bölgedeki ve Arap Körfezi’ndeki en önemli Batılı güçtü. Bu yüzden Abdulaziz, devletinin bu büyük devletle olan ilişkisini basiretli ve dengeli bir şekilde tesis etti. 1915'te İngiltere ile Ukayr Antlaşması’nı imzaladı ve bu anlaşma Londra ile ilişkilerin kurulmasının temeli oldu. Abdulaziz anlaşmada devletin asgari menfaatlerini ve varlığını korudu. Bunun ardından işler kısa sürede iyiye gitti. 1927 tarihinde imzalanan ‘Cidde Antlaşması’nın dokuzuncu maddesi, Ukayr Antlaşması’nın iptal edilmesini şart koştu. Antlaşma’nın birinci maddesi ile İngiliz hükümeti, Kral Abdulaziz devletinin bağımsızlığını kesin bir şekilde resmi olarak tanıdı.
Bugün ilk günkü ruh halindeyiz. Olaylara gerçekçi bir şekilde yaklaşıyoruz ancak tartışmasız bir şekilde bağımsızlığımıza ve Suudi Arabistan’ın özel ulusal çıkarlarına sarılıyoruz.
Abdulaziz’in tekrarladığı gibi; atalarımızın yaptığı ile aynı inşa ediyoruz.