Emel Abdulaziz Hezzani
Suudi yazar
TT

Robert Oppenheimer ve meslektaşları…

Son yıllarda atom bombasının tasarımcısı Robert Oppenheimer ile dinamitin ve balistik füzede kullanılan balistiğin mucidi Alfred Nobel hakkında şeyler okuyordum. Bu iki isim; tahribatın, yıkımların ve ölümlerin meydana gelmesine etkin ve geniş katkılar sağladı. Bu iki ismi, bir araya getiren başka ortak paydalar da var; zenginliğe dönüşen fakir aile geçmişi, başarısız sosyal ilişkiler, onlarda zafer susuzluğu oluşturan depresyon ve aynı zamanda kendini yok etme eğilimi gibi. Eğitimin ardından uzun yıllar üzerinde çalıştıkları icatlarda başarıya ulaştıktan sonra her biri pişmanlık duydu. Mesela Alfred, ölümünden sonra, çalışmalarından elde ettiği servetinin insanlığa hizmet eden bilim adamlarına ödül olarak dağıtılmasını istediği bir vasiyetname yazdı. Oppenheimer ise hükümetini, kitle imha silahları geliştirmeye son vermek ve dünyadaki hükümetleri nükleer hırslarından vazgeçirmek için teşvik etme cesaret gösterdi. Her ikisi de insanlığa hizmetteki başrolleri pahasına şan şeref cazibesinin etkisi altına giren bilim insanlarına örnektir.

Şu an dünya genelinde sinema salonlarında Oppenheimer hakkında, kendi adını taşıyan bir sinema filmi gösteriliyor. Film, onun kimya ve fizik alanında doktora derecesi elde ettikten sonraki hayatına ve bilimsel başarılar elde etmek için çağdaşlarıyla rekabet etme tutkusuna dair kesitler sunuyor. O dönemlerde, yani 1930’larda bilim insanlarının hummalı faaliyeti ve gerek fizik veya tıp gerekse iletişim alanında olmak üzere her düzeyde aralarındaki şiddetli rekabet nedeniyle buluşlar peş peşe geliyordu. Bu buluşların çoğu da dünya savaşlarının etkisi ve düşmanlara üstün gelip onların ordular üzerindeki olumsuz etkilerini azaltma arzusu tarafından yönlendiriliyordu.  

Alman gizli kodlarını kırmak için bir makine icat eden matematik, bilgisayar ve kriptanaliz alimi Alan Turing filmini örnek olarak alabiliriz. Turing’in icat ettiği bu makine, II. Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin şifreli Alman mesajlarını yakalama yeteneğine katkıda bulundu ve Müttefiklerin, Mihver Devletleri yenebilmesinin ana sebebi oldu.

Aynı şekilde Alexander Fleming de savaşlar sırasında askerlerin yaralarında görülen bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde penisilin maddesinin etkisini keşfetti ve ölümlerin ve yaralarda irin etkilerinin azalmasındaki payı büyük oldu.

Hollywood’un son yıllarda bilim adamlarının genetik manipülasyon yoluyla belirli özelliklere sahip canlı bir organizma şekillendirme hevesine dair ürettiği pek çok film sayabiliriz.

Derinlere inen her araştırmacının kafasında iki tür düşünce var olur: olumlu veya olumsuz etkisini hesaba katmadan eşsiz buluşlar ortaya koyma dürtüsü ve bunun zıttı olarak bu dürtüyü dizginleyen ahlaki kurallar. Kendi kendini zapt etme süreci kolay değildir. Zira bu dürtü, sahibine karşı ısrarcı olan ve onu bilimsel araştırma etiğini ihlal etmeyi haklı çıkarmaya iten bir vesveseciye benzer. Bu ahlaki zaaf, herkesin malumu. Belki Oppenheimer ve meslektaşlarının gözünde bir kusur değil, çünkü geçici gerekçelerle haklı çıkarılmıştır. Bu yüzden hükümetlerin, gözetilmesi gereken etik kontroller yoluyla bilimsel çalışmaları yönetmesi ve araştırma fonları ile bu fonların kaynakları üzerindeki denetimi sıklaştırması gerekiyordu. Bilim, her zaman insanlığa hizmet etmez. Ancak insaflı olmak gerekirse, tehlike sadece tutkulu bilim adamlarından gelmez; bilimin devletlerin çıkarına olarak siyasete alet edilmesi de tehlike doğurur.

Evet, Oppenheimer baskın bir hırsa sahipti ve depresyona uğraması ve bir nevi psikolojik sıkıntısından uzaklaşmak için fiziğe yönelmesi bu hırsı körükledi. Ama ABD hükümeti de onu cesaretlendirdi, destekledi ve başarının ihtişamıyla süsledi.

O, Japonya’ya karşı ABD’nin dengesini baskın getirmek, hatta savaşı takip eden on yıllarda bir süper güç olarak koltuğunu sağlamlaştırmak için bir araçtı. Oppenheimer sonra pişman olup hidrojen bombasının geliştirilmesine karşı durdu ama bunun bir önemi yoktu artık. Zira zili çalmış ve cehennemin kapanmayacak kapısı açılmıştı. Bununla birlikte biyolojik silahın, yıkıcı etkisi açısından nükleerden daha üstün olabilecek tek silah olduğunu söylerken haklıydı.

Korona salgını başladıktan sonra, dünyaya yüz binlerce kurbana ve sayımı zor trilyonlarca dolara mal olan virüsün kaynağına dair sorulan sorular belki de sonsuza kadar varlığını sürdürecek. Bu virüs doğal mı yoksa üretilmiş mi? Kimsede bu sorunun kesin cevabı yok. Ancak teorik olarak, özellikle genetik mühendisliği araçlarındaki son gelişmelerle birlikte belirli özelliklerde bir virüsün üretilmesi mümkün. Ama tarafsız bir şekilde diyorum ki; hâkim rejimler, bilim insanlarının özgürlüğünü görünüşe bakılırsa ahlaki denetim kurallarına göre değil, kendi menfaatlerine göre kısıtlar oldular.

Bugün bilimsel gelişmenin kapsamını laboratuvarlar veya bilim insanlarının zihinleri değil, hükümetler belirliyor. Hırsın boyutunu belirleyen şey, hükümetin araştırmacılara tanıdığı alandır. Büyük güçler, uluslararası haritadaki hakimiyetlerini ve konumlarını garanti eden kaynakları çeşitli savunma araçlarına sahiptir ve tüm askerî sırlar gibi buluşlar da tamamen ulusal güvenlik politikalarına tâbi bir sistem kapsamında gerçekleşir. Oppenheimer, kendi atom silahının artık doğrudan yere atılan taşınabilir bir bomba olmadığını bilse belki de mezarında ağlar. Öyle ya yapay zekâ, saldırı stratejileri geliştirme ve hedefleri incelikle belirleme görevini üstlendi; akıllı teknolojiyi geliştirme yeteneğine kim sahip olursa nihayetinde üstün gelen o oluyor.

İlginç olan tezat şu ki, bu silahları geliştiren ve onları hareket ve etki açısından nitelikli hale getirmeye çalışan kişi, Nobel Barış Ödülü’nü almayı hak edene karar veren kişinin ta kendisi!