Velid Haduri
Enerji konusunda uzman, Iraklı yazar
TT

Irak'ta eşkıyalık ve mafya: Gerçek mi yanılsama mı?

Eski Irak Başbakanı ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Adil Abdulmehdi, Irak Ekonomistler Ağı Bülteni’nde ‘Irak'ta Eşkıyalık ve Mafya: Gerçek mi Yanılsama mı? / İşgalden 20 Yıl Sonra: Toplum, Devlet ve Kimlik. (Onlar bunu bir son, biz ise başlangıç ​​olarak görüyoruz)’ başlıklı bir makale yazdı.

Abdulmehdi, makalede işgal sonrası (son 20 yıl) Irak'la ilgili temel konuları tartışıyor. Söz konusu temel konulardan ilki, yabancı dillerde yayınlanan makalelere atfettiği Irak’ta milyarlarca doların yağmalanması ve çarçur edilmesiyle ilgili tekrarlanan suçlamalarla alakalı. Makalenin devamındaysa Irak kimliğini inceleyen yazar, Irak’ın başlı başına bir ‘toplum’ mu yoksa farklı toplumların bir araya gelmesiyle oluşan bir ‘topluluk’ mu olduğunu tartışıyor. Buradaki tartışma Irak'ın bir ulus mu yoksa bir halk mı olduğu meselesi etrafında dönüyor.

Öncelikle ‘Irak'ta Eşkıyalık ve Mafya: Gerçek mi Yanılsama mı?’ konusuna değineceğim. Makalede Irak servetinin talan edildiğine dair bilgi ve haberler başbakanlardan, bakanlardan ve Irak Merkez Bankası eski başkanından geliyor.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü'nün 2022 yılı endeksinde 180 ülke arasında 157’nci sırada yer alan Irak'ta adeta her hafta başka bir ‘skandal’ gündeme getiriliyor. Örneğin, tahmini maliyeti üç milyar dolar olan Kerbela Petrol Rafinerisi’nin inşası ve işletilmesinde harcanan para nihai olarak sekiz milyar dolar olarak belirlendi.

Ekonomist Dr. Abdurrahman el-Meşhedani, bir televizyon programında yaptığı açıklamalarda şu ifadeleri kullandı:

“Devlet kurumlarına 2004 yılından bu yana 160 trilyon Irak dinarından fazla olduğu tahmin edilen kredi verildi. Bütçe Kanunu'nun 16. maddesine ilişkin meclis oylamasıyla kredilere el koymak, yolsuzluğu meşrulaştırmak anlamına gelir”.

‘Irak Temsilciler Meclisi'nin önceki yıllarda birden çok kez bütçe yasa tasarısından bu paragrafı sildiğini ve nihai olarak onaylanmayacağının varsayıldığını’ belirten el-Meşhedani, “Devlet kurumlarına verilen kredilerden çalınan para yolsuzların cebine gitti. Bu paranın yaklaşık yüzde 70'i çalındı” dedi.

El-Meşhedani ayrıca şu soruyu yöneltti:

“Kredilerden çalınan para 130 trilyon dinarı aşıyor. Fonlar çalınmadıysa devlet kurumları beyanname vermeyi neden geciktirdi?”

160 trilyon Irak dinarının neredeyse bir yıllık devlet bütçesine tekabül ettiğini belirtmekte fayda var.

‘Yüzyılın Anlaşması’ olarak bilinen anlaşma, geçtiğimiz günlerde Bağdat'ta ortaya çıktı. Bu anlaşma, 2021 ile 2022 yılları arasında Vergi Dairesi'nin hükümet tarafından yönetilen Rafidain Bank'taki hesabından beş şirketten çalınan yaklaşık 2,5 milyar doları içeriyor.

Bir de ‘döviz müzayedesi’ sonucu Irak'tan günlük yaklaşık 150 milyon dolar kaçakçılık yapılıyor.

Bağdat ve Tahran arasındaki ekonomik anlaşmalar, Irak elektrik santrallerini beslemek için İran gazı ihraç etme anlaşması da dahil olmak üzere başka bir yolsuzluk aracı oluşturuyor. İran günde yaklaşık 70 milyon metreküp gaz ihraç ediyor. Bilindiği gibi, petrolde olduğu gibi gazın da küresel bir fiyatı olmadığı için küresel gaz fiyatları bir coğrafi bölgeden diğerine farklılık göstermektedir. Doğu Akdeniz ülkeleri arasındaki gaz satışlarının fiyatı, bir milyon İngiliz ısı birimi (BTU) başına yaklaşık üç ila dört dolar arasında değişmektedir. Bununla birlikte, petrol endüstrisi kaynaklarına göre, İran gazının Irak'a ihracatının fiyatı, bir milyon BTU başına yaklaşık 11 dolardır. Dolayısıyla bu fiyat farkı, milyarlarca dolarlık işlem ve komisyon şüphelerini gündeme getiriyor.

Diğer yandan İran'a bağlı mezhepçi partilerin ekonomi ofislerinin Irak bakanlıklarının fonlarından ne kazandığı konusunda yeterli bilgi bulunmuyor. Çünkü bu ekonomi ofislerinin her biri, partisine tahsis edilen her bakanlıktan fon almakla yükümlüdür. Petrol kaçakçılığı operasyonları bir yana, mesela Petrol Bakanlığı'ndan sorumlu olan taraftan ne kadar para toplandığını tahmin edebiliyoruz.

Ve daha onlarca skandal var. Örneğin, eski bir Başbakan, Merkez Bankası Başkanı’ndan 5 milyar dolar talep etti. Başkan talebi reddetti, ancak eski Başbakan onu makamında tehdit etti. Sonra Merkez Bankası Başkanı yolsuzlukla suçlandı. Bir başka örnek olarak da ‘bir parlamento bloğu başkanının, Sağlık Bakanı'ndan, Birleşmiş Milletler (BM) kuruluşundan çocuk aşısı satın alma ihalesini belirli bir şirkete tevdi etmesini istediğini’ anlatabiliriz. Talebi reddeden Sağlık Bakanı istifasını sundu ve ülkeyi terk etti. İşte bunlar Irak'ta yolsuzluk konusunda yaşananların bazı örnekleridir.

Böylece Irak'ın servetinin bariz bir şekilde yağmalandığı ortaya çıktı. Bu paranın bir kısmı yolsuzluk yapan Iraklılarda kalıyor, bir kısmı da İran'ın siyasi ve askeri kurumlarına aktarılıyor. Aynı zamanda İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) yabancı örgütleri ve şubelerinin yararına fonlar tahsis ediliyor.

Abdulmehdi’nin makalesi, Irak ile ilgili önemli bir konuya odaklandı: Irak bir ‘topluluk’ mu yoksa ‘toplum’ mudur? Yazar, Irak halkının bileşenlerini uzun uzadıya anlatıyor. Özetle, Irak halkının yaklaşık 18 ‘bileşeni’ vardır. 2003 işgalinden sonra yaygın olan ve bilinen durum böyledir. Burada dikkat çekici olan asıl nokta, bu sayının, yirminci yüzyılın ilk yarısında ‘modern ve çağdaş Irak’ çatısı altında gelişen başka bir kategoriyi ‘bileşenlere’ dahil etmemesidir. Bu nesil, beş asırlık Osmanlı hakimiyetinin ardından modernite ve aydınlanmayı yakalamaya çalışan bir Irak deneyimi yaşadı. Şimdilerde çeşitli türlerden ‘bileşenler’ olarak adlandırılan bazı büyük bilim insanları, yazarlar ve şairler bu aşamanın şemsiyesi altında büyüdüler. Mimarlık, resim ve heykeltraşlık okulları kuruldu. İşte, bu ‘modernite’ deneyimini yaşayan nesiller, Irak'ın halkına sağlayabileceği imkanları ve ülkenin dümenine geçecekleri zaman onlardan beklediği emanete sahip çıkma talebini unutmayacaktır. Bu nesiller, yazarın iddia ettiği gibi tek bir ‘ulus’ oluşturmazlar. Irak, Babilliler, Sümerler, Keldaniler ve Süryaniler de dahil olmak üzere ülkenin yerli halkının yanı sıra İslam fetihlerinden, Arap ve Kürt aşiretlerinin sürekli göçlerinden oluştu. Büyük İskender'in, Osmanlıların, Kafkasların, Memlüklerin ve Perslerin ordularından bahsetmiyorum bile.

Bilindiği üzere Birinci Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre sonra Sykes-Picot Anlaşması Irak'ın sınırlarını çizdi. Yabancı anlaşmalara ve Irak toplumunun çeşitliliğine rağmen, Kral I. Faysal'ın önderliğindeki Irak Devleti, bu ‘gerçeklere’ ve zorluklara meydan okumayı başararak ‘modern, çağdaş bir devlet’ kurmaya çalıştı. 20’inci yüzyıldan itibaren devlet inşasında ana akım, içlerindeki ‘ulus’ farklılıklarına rağmen ‘modern çağdaş’ devletler kurmaktı. Bu durum, çağdaş Irak'ın bu dönemini yaşamış olan Iraklıların nesiller boyu arzuladığı şeydi. Aynı şekilde bu nesillerin soyundan gelen binlerce kişi de yurtdışında yaşıyor. Bununla birlikte bölgesel olarak başarısızlığını kanıtlayan İran etkisinin nüfuz etmesi ve ırkçılığın yayılması gibi durumlar meydana geldi. Irak'ta 2003'ten sonra yeniden tedavüle giren ırkçı söylem, yani ‘bileşenler’ sistemi, kelimenin tam anlamıyla başarısız oldu. Bu durum sadece kötü yönetim nedeniyle değil, ‘modern’ devletler çağıyla çeliştiği için meydana geldi. Öyle ki devlette bir memurun dinine, ırkına, mezhebine, aşiretine, memleketine göre atandığı modern çağda ‘ırkçı’ bir sistemin ayakta durması düşünülemez. Dolayısıyla böyle bir sistemde bir grubun diğerlerine hükmetmesi veya hâkim olması mümkün değildir. Bilimsel ve ekonomik değişimlerin devam ettiği yeni dünyamızda, bu ırkçı sistemin varacağı yer son olup, istikbal, modern ve çağdaş devletlerindir.