Hazım Sağıye
TT

Lübnan'da diplomatik bağımsızlık mücadelesi

Camp David Anlaşması ve Cumhurbaşkanı Enver Sadat'a yönelik eleştirilerin yoğunlaştığı dönemde, “tek taraflı barış” ifadesi eleştirilerin başında geliyordu. Eleştirenlerin çoğu, Rusya'da Lenin yönetiminde kurulan Bolşevik rejiminin modern tarihteki en önemli “tek taraflı barışı” imzaladığını bilmiyordu. 1918'de Brest-Litovsk Antlaşması'nı imzalayarak, komünist Rusya İmparatorluk Almanyası ile barıştı, Birinci Dünya Savaşı'ndan çekildi ve savaşmaya devam eden eski müttefikleri İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri'ni terk etti.

Buradan çıkarılacak ders şudur; eğer bir siyasi sistem, ittifakları tarafından kendisine dayatılan bir pozisyona zorlandığına inanıyorsa, kendi çıkarları ve egemenliğiyle daha uyumlu olduğunu düşündüğü farklı bir duruşu tek taraflı olarak benimseme hakkına sahiptir. Yarı yolda bırakılanlar ise, terk edildikleri için misilleme olarak her türlü eylemi yapmaktan çekinmeyeceklerdir. Nitekim Mısır boykot edildi, Sedat suikasta uğradı ve Rusya eski müttefikleri tarafından kendisine karşı yürütülen bir savaşla karşı karşıya kaldı.

Gerçek şu ki Lübnan, bağımsız bir diplomasiye sahip olmasını engelleyen bir ittifakın sadece bir eklentisiydi. Esed rejimi “yol ve kader birliği” ve “Allah’ın emri” olan “birlik” etrafında dönen terimler sözlüğü ile bu amaca hizmet etmek için kapsamlı bir şekilde tarihsel, yapısal ve değer temelli kavramların yanı sıra, onur ve haysiyeti de kullanmasıyla meşhurdu.

Böylece, bu itaatkar dilin savunucuları, orman ve devlet öncesi dönemlerden, ilkel ve kanlı bir tanım çıkardılar. Esed ve Humeyni rejimlerinin iki “birlik” arzusunun öğütücü değirmeninde, 1980'lerdeki “Dağ Savaşı”nda ve ardından 2005 ve 2006’daki suikast dalgalarında çok kan döküldü ve bu döngü yakın zamana kadar devam etti. Benzer şekilde, “bağımsız” olmaya cesaret eden Lübnanlılar, manevi suikastın fiziksel öldürmeyi geride bıraktığı amansız bir iftira ve eleştiri dalgasına maruz kaldılar. Sonunda da Lübnan'ın bir arena olduğu gerçekliği acımasızca ve pervasızca pekiştirildi ve “arenalar birliği” teorisi ile bunun eşdeğeri olan “destek savaşı” ile doruğa ulaştı.

Bu arada, Lübnan Dışişleri Bakanlığı, iki büyük “müttefikin” çıkarlarına hizmet eden itaatkâr ve boyun eğen figürlerle ardı ardına dolduruldu.

Bu nedenle, mevcut hükümetin “gelenekten kopma” girişimi tahammül edilemez görülüyor ve mevcut Dışişleri Bakanı Yusuf Recci, şiddeti açısından eşi benzeri görülmemiş bir lanetleme ve eleştiri kampanyasına maruz kalıyor. Son birkaç gündür, dikkatle değerlendirilmesi gereken bir dizi birbirine bağlı olaya tanık olduk; Beyrut ve çevresindeki bölgelerin sakinleri İsrail'in kanlı saldırısının yaralarını sararken ve İsrail güçleri güneyin en büyük şehirlerinden biri olan Bint Cubeyl’e ilerlerken, “direniş”te yer alan onlarca kişi, Lübnan Başbakanı'nın gizlediği bir şeyi dünyaya ifşa etmek için bir araya gelmişti; o da Nevaf Selam’ın bir Siyonist olduğu.

Bu kolajda, asıl meselenin diplomatik bağımsızlıkla ilgili olduğu açıktı. Diplomatik kararlar, askeri kararlar gibi, İran'ın kontrolünde kalmalıdır. Ve bu amaçla, öfkeli, mezhepçi bir kınayıcı tavır sergilemek tamamen kabul edilebilirdi. Buna karşılık Selam, bağımsız diplomasi ve bunun gerektirdiği doğrudan müzakereler fikriyle en yakından ilişkilendirilen isim haline geldi; bu müzakerelerin barışla sonuçlanıp sonuçlanmaması ise önemli değil. Bu, Lübnan'ın dış politikasının başında asılı olan İran vesayeti kılıcından kurtulmayı zorunlu kılıyor; bu noktayı Lübnanlıların çoğu anlamış ve benimsemiş durumda.

Mevcut gerçek şu ki, diplomatik ilişki ve doğrudan müzakereye alternatif olarak statükoyu aktif olarak savunanların sunduğu tek program, kendi kendini yok etme çağrısından ibarettir. Bu, Güney'in işgal edilmesi ve yıkılması, başkentin çöküşünü sürdürmesi, mültecilerin sayısının artması ve sivil ilişkilerin daha da kötüleşmesi demektir. Bu arada, Lübnan halkı, söz sahibi olmadığı bir savaşın içinde, yoksulluk, umutsuzluk ve göçle boğuşmalıdır. Akıl, “düşman” ve “şehit”ten oluşan dar ve bayağı bir folklora indirgenmelidir; bu anlatı ile av -bizzat Lübnanlılar- semirilmelidir.

Dolayısıyla Lübnan'ın bugün diplomatik bağımsızlık için bir mücadele verdiğini söylemek yerinde olur; bu mücadele, küçük vatanların koşullarında son derece önemlidir. Sınırlı büyüklükleri ve askeri güçleri nedeniyle diplomatik faaliyetlere yatırım yaparak bu eksikliklerini telafi eden birçok ülke örneğimiz var. Bu genellikle “küçük devlet diplomasisi” veya “yumuşak güç stratejisi” olarak adlandırılır.

Bu değerlendirme, İsviçre, Norveç, Singapur, Kosta Rika, Katar, Umman, Kuveyt ve BAE gibi ülkeler için farklı derecelerde geçerlidir; bu ülkeler diplomatik aktörler olarak konumlarını güçlendirmiş, tarafsızlığı benimsemiş, çatışmalarda arabuluculuk yapmış ve uluslararası kuruluşlara ev sahipliği yapmışlardır.

Lübnan deneyimi ise son yılların seyrinin bunun tam aksi yönde ilerlediğini göstermektedir. Güç eksikliğini telafi etmek için diplomasiye güvenmek yerine, diplomasi eksikliğini telafi etmek için güç -Hizbullah ve destekçilerinin gücü- kullanılmıştır. Ve zaman geçtikçe, bu gücün saf bir zayıflık olduğunu, yeniden işgale maruz kalmamıza yol açtığını ve bizi hem güçten hem de diplomasiden mahrum bıraktığını keşfettik.

Hizbullah'ın Nevaf Selam'ı Siyonist deklare etmesi, diplomatik bağımsızlığı engelleme konusunda en ileri aşamaya geçmeye hazır olduğunun bir işareti olarak yorumlanabilir; zira Hizbullah, en geniş anlamıyla güç dengesinin çökmesine neden olmak için zaten mümkün olan her şeyi yaptı.

Diplomatik bağımsızlığın karşı karşıya olduğu zorluk ve gerektirdiği ciddiyet bu şekilde ortaya çıkmaktadır.