Kerim Abdiyan Beni Said
İran uzmanı, insan hakları aktivisti
TT

​İran rejimi: Tehcir ve marjinalleştirme

İran’ın birçok sorun ile karşı karşıya olduğu kesindir. Ama en temel sorunu; başkent Tahran merkezli aşırı merkeziyetçi otoritede yatmaktadır. Bu merkeziyetçi otoritenin kuruluşu; 20. yüzyılın ikinci çeyreğinin başında “ulus devlet”in inşa edildiğinde geçen yüzyılda var olan bürokratik aristokrasisinin özelliklerinden biriydi.
Dolayısıyla; deprem ve sel gibi doğal afetler gerçekleştiğinde merkezi yönetimin yetersizliği ve kriz yönetiminde kargaşa ve düzensizlik gün yüzüne çıkmaktadır.
Geçen yıl ülkenin batısında bulunan ve Kürt nüfusunun yoğun olduğu Kirmanşah bölgesini vuran 7.2 şiddetindeki deprem felaketinde tam olarak da bu yaşanmıştır.
Deprem nedeniyle yolların kapanıp afetzedeler haftalarca evsiz ve barınaksız kalırken yerel yetkililer hiçbir şey yapmadan merkezden gelecek yardımı beklediler.
Bunun bir başka örneği de; İran yönetiminin Huzistan adını verdiği Arabistan (Ahvaz) eyalet ile Gülistan eyaletine bağlı Türkmen şehrini, Fars eyaletine bağlı Fars ve Laristan şehirlerini, Gilan ve Bahtiyari şehirlerini vuran son sel ve taşkın felaketidir.
Bir buçuk ay önce İran’ın 31 eyaletinden 26’sı İran tarihinde daha önce eşi benzeri görülmemiş sel ve taşkınlara tanıklık etti. Bunun sonucunda çok sayıda kişi hayatını kaybetti ve büyük maddi kayıplar yaşandı.
Diğer bölgelere kıyasla bu felaketten en çok zarar gören bölge ise İran’ın güneydoğusunda yer alan Arap Ahvaz bölgesiydi. Ancak hem burada hem de diğer yerlerde afet bölgeleri ile merkez arasındaki uçurum çok derindi.
Seller; İran takviminde yılbaşını temsil eden ve 21 Mart denk gelen Nevruz ve 2 ya da 3 hafta süren tatil boyunca deavam eden kutlamalar ile aynı dönemde başladı.
Ancak olaylar; ülkenin büyük bir bölümü sel suları altında kalmasına rağmen afet bölgelerine yardım elini uzatan bir merkezi yönetimin varlığına dair hiçbir işaret olmadığını, tam bir kaosun hakim olduğunu ve krizi kimin tarafından yönetileceğinin bilinmediğini ortaya çıkardı.
İran’da; ülkenin siyasi, ekonomik, sosyal, akademik, sanayi, ticari ve finans merkezini oluşturduğu için başkent Tahran ülkenin kalbi ve aklı sayılmaktadır.
İdari açıdan ise ülke 31 eyalete ayrılmaktadır. Bu eyaletler, içişleri bakanının atadığı yöneticiler tarafından idare edilmektedir. Genel olarak bu yöneticiler, atandıkları eyaletin yerli halkından değildir. Bu nedenle İran’da yaşayan halklar; “ulus devleti”nin kuruluşundan önceki tarihi dönemlerinin aksine aşırı merkeziyetçi bir otoriteden muzdariptirler.
16. yüzyılda ve özellikle de ülkeyi yaklaşık 130 yıl yöneten Kaçar Hanedanı döneminde İran’ın adı; Mamâlik-i Mahruse-i İran yani İran Korunmuş Ülkeleri’ydi. Buradaki “ülkeler” ifadesi İran’da yönetimin:”Adem-i merkeziyetçi, geleneksel federal ve fiili olarak bağımsızlığa yakın” olduğunu kanıtlamaktadır.
Bu dönemde ülke geniş yetkilere sahip, büyük ölçüde bağımsız ve özerk bir yerel yönetime sahip 6 ülkeden oluşuyordu. Bunlar: Horasan, Laristan, Kürdistan, Arabistan, Gilan ve Azerbaycan’dır. Daha küçük bölgeler ise kendisine yerli halkın adını taşıyan “ülkelere” göre daha az yetkilere sahip özerk eyaletler şeklindeydi. 1926 yılından itibaren Şah Rıza ve Ari ırkının üstün olduğu düşüncesine sahip bir “ulus devleti”n kuruluşuna katkıda bulunan Fars milliyetçileri, Arabistan bölgesindeki Arap yönetimini devirdikten sonra bölgenin adını “Huzistan” olarak değiştirmeye karar verdiler.
Bu şekilde; Mustafa Kemal Atatürk’ü taklit etmeye çalışan Şah Rıza, Fars kökenliler ülke nüfusunun sadece %30’unu teşkil etselerde tek dil, tek kültür ve tek tarihe sahip birleşik bir “Fars ulus devleti” inşa etti. Böylece son 100 yılda; Fars olmayan halkları kasten marjinalleştiren, yoksullaştıran ve Tahran’daki aristokratik yönetimden uzaklaştıran aşırı merkeziyetçi bir otorite oluşturuldu. Elbette bu, Farslıların da baskı ve zulme maruz kalmadıkları anlamına gelmemektedir. Ama Fars kökenli olmayan halklar onlara kıyasla hem siyasi hem de kültürel açıdan olmak üzere iki kat baskıya maruz kalmışlardır.
Geçen yıl Kürt bölgelerini vuran depremin ve bu yılın başında ülkenin her yanını kaplayan sellerin ardından en büyük zararı İran’da yaşayan Farslı olmayan halklar gördü. Ancak Türkmen ve Arap Ahvaz bölgelerinde yaşanan yıkım ve zarar diğer bölgelere göre çok daha fazlaydı. Metoroloji uzmanlarına göre yaklaşık 1000 yıldır daha şiddetlisi yaşanmayan bu afet nedeniyle küçük büyük yüzlerce köy sular altında kalırken merkezi yönetim bu bölgelere hiçbir yardımda bulunmadı. Bir kez daha tereddüt hakim oldu. Otorite boşluğu olduğu bir kez daha kanıtlandı ve afet bölgelerinde yerel yöneticilerin, Tahran’ın izni olmadan herhangi bir kalkınma eyleminde bulunmaları engellendi.
Afet bölgelerinde insanlar geride kalan mal ve mülklerini kurtarmaya çalışırken Tahran’daki üst düzey yetkililer, tatillerini yurtdışında – çoğu da Avrupa’da- geçirip Nevruz’u kutluyorlardı.
Rejimin; Karun, Dez, Maroon, Karkheh nehirleri üzerindeki barajların kapaklarını açması ve serbest kalan suların kuruyan Huveyze ile Şadgan göllerine yönelmesini engellemesi ile durum şu anda çok daha kötü bir hal aldı ve Ahvaz eyaletinin maddi kayıpları arttı.
Bu şartlar altında afet bölgelerini ilk ziyaret eden isim ise Kudüs Tugayı’nın komutanı General Kasım Süleymani oldu. Bu bölgeleri neden Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ya da içişleri, su veya elektrik bakanları ya da milletvekillerinin ziyaret etmeyip bir grup general ile birlikte Kasım Süleymani’nin ziyaret ettiği ise bilinmemektedir.
Kasım Süleymani’nin sular altında kalan bölgeleri ziyaret etmesi; Devrim Muhafızları’nın sel felaketinin arkasındaki isim olduğu, etnik temizlik yapmak, Arapları zorla topraklarından kovarak petrol kaynaklarına ve topraklarına el koymak için barajların kapaklarını açtığı yönünde bir varsayıma ulaşılmasına yol açtı. Çünkü bilindiği gibi bölgenin petrol serveti, Devrim Muhafızları tarafından kontrol edilmektedir.
Tam sel felaketinin ortasında Kasım Süleymani diğer generaller ile birlikte bölgede boy gösterdi ve bu ziyareti sırasında kendisine Ahvaz (Huzistan) eyeletinin yöneticisi bile eşlik etmedi. Çünkü ziyaretin asıl amacı petrol tesislerini korumak ve Arapları onlardan uzak tutmaktı. Bu nedenle; birkaç petrol kuyusunu feda etmek yerine Arap şehirlerini ve köylerini sulara boğarak toprağın asıl sahiplerini zorla kovmaya karar verdiler. Rejim, bu bölgenin yerli halkını, Arap olmayan diğer şehirlere nakledebilirler ama asıl sorumlunun kim olduğu ya da kimin bu kararı aldığı hala belirsizdir.
Arap nüfusun çoğunlukta olduğu Ahvaz bölgesinde petrol yanında Karun, Karkheh, Dez ve El-Jirahi adında 4 ırmak vardır. Ayrıca bu ırmakların üzerinde birkaç büyük baraj bulunmaktadır.
Araplara yönelik etnik temizlik politikası İran’da yeni bir olgu değildir. Ünlü ABD’li tarihçi William Strank “Şeyh Hazal bin Cabir El-Kaabi yönetimi ve Arap Emirliği’nin devrilmesi: İran’ın güneydoğusunda İngiliz emperyalizminin rolünü araştırma” adlı kitabında; 1908 yılında petrol keşfedildiğinde bu bölgedeki Arapların nüfusun %98’ini, Arap olmayan Buşehrilerin ise %2’sini oluşturduklarını, ancak 1941 yılından itibaren Ahvaz’ın yerel halkı olan Arapların güçlü bir şekilde topraklarından kovulmaya başladıklarını anlatır. Şah Rıza; Şeyh Hazal’ın emirliğini ele geçirmesi ve bu süreçte birçok isyanı bastırmasının ardından 1941 ‘de en büyük 5 Arap kabilesini Fars eyeletine nakletti. Bu kabileler hala 5 kabile olarak anılmaktadır ve adları: “El-Jibara”, “Şinabi”, “El-Huzeyli” ve “El-Kuti”dir. Rıza Şah’ın oğlu Muhammed Şah da Arapların varlığını sona erdirmekte babasının izini takip etti. California Üniversitesi’nden İran tarihi konusunda uzaman olan Prof. Dr. Nikki Keddie’nin verdiği bilgilere göre; birçok Arap kabilesini Horasan ve Yezd şehirlerine süren Muhammed Şah, daha sonra Ahvaz eyaletinin kuzeyinde yerleşim bölgeleri inşa ederek Yezd şehrinde bulunan Farslıları buraya nakletti ve bu yerleşim bölgelerine Yeni Yezd adını verdi.
1979 yılında Şah yönetiminin devrilmesinden birkaç gün sonra Araplar (toprağın asıl sahipleri) Arap olmayan yerleşimcilerden kendi şehirlerine dönmelerini istediler. Böylece bu yerleşim yerleri de ortadan kalkmış oldu.
İslam Cumhuriyeti döneminde, Irak-İran Savaşı’nın sona ermesinden 2 yıl sonra rejim tarafından sızdırılan ilk gizli belge; ordu ve Devrim Muhafızları komutanlarının dönemin Tarım Bakanı Kalantari’den Araplara ait milyonlarca hektar araziye el konulmasını talep ettiklerini ortaya çıkardı. Hatemi döneminde sızdırılan bir başka belge de bu vurguluyor Arapların tehcir edilmesi çeğrısında bulunuyordu. Yine içişleri bakanlığından sızdırılan ve 45 sayfadan oluşan belgede Arap varlığını sona erdirmek ile ilgili öneriler yer alıyordu.
İran’daki yerel yönetimler de bu planlara göre hareket etmektedir. Ama yerli halk, bu politikalara tepki gösterip gösteri ve protestolar ile karşılık verdiğinde yerel yönetimler sorumluluğu merkezi yönetime yüklemektedir. Yerel halkın oluşturduğu heyetler başkent Tahran’ a gittiğinde ise merkezi yönetim yerel yönetimi suçlamakta ve bu kısır döngü yaklaşık bir yüzyıldır, bu şekilde devam etmektedir.