Suriye halkı, yenilgiye uğradıktan sonra zorlu bir labirente düşmüş gibi görünüyor. Öyle ki zorlu olan bu tabloyu değiştirmedikleri sürece bu labirentten çıkarak normal insanların yaşadığı hayata dönmek veya en azından bu yolda ilerlemek artık hiç kolay değil. Üstelik gelinen bu nokta, yalnızca Suriyelilerin genelini değil rejimleri ile muhalefetlerini de içine alıyor. Nitekim hiçbir Suriyeli, Suriye meselesinin nereye doğru gittiğini ve Suriye devleti ile vatandaşlarının durumunun nereye varacağını bilemiyor!
Suriyelilerin şaşkınlığı ve meselelerini kuşatan hadiseler ile başa çıkma konusundaki belirgin çaresizlikleri kendisini açıkça belli ediyor. Şöyle ki Suriye meselesinin ikili, üçlü düzeylerde ya da daha da fazla tarafça tartışıldığı tüm toplantılarda Suriyeli varlığı göze çarpmıyor.
Katılımcılar arasında ne rejim oluyor ne de muhalefet. Rejimin yokluğu, müttefikleri olan Ruslar ve İranlıların katıldığı toplantılarda kayıtlara geçtiği gibi muhalefetin yokluğu da Suriye halkına dost olanların düzenlediği toplantılarda belirginleşiyor. 2011 yılında Suriye Ulusal Konseyi ve 2012 yılında Ulusal Koalisyon gözetiminde kurulan ana muhalefet örgütlerinin müttefikleri olduklarını söylemek yerine kendi başlarına bir girişimde bulunmak onlara daha tercih edilir geliyor herhalde.
Suriye rolünün ikincilliğinin bariz belirtisi, Suriyelilerin yapması gereken şeyleri başkalarının yapmasıdır. Yer aldıkları nadir durumlarda bile ya sadece şeklen varlık gösteriyorlar ya da gerek siyasi bakımdan gerekse askerî bakımdan-sahada kırılgan bir rol oynuyorlar. Esed rejiminin zayıf siyasi rolünün en belirgin örneği, Suriye’ye ilişkin kararların Moskova ve Tahran’da ya da ikisinin istişaresiyle alınıyor olmasıdır. Nitekim Rusya, İran ve Türkiye’yi bir araya getirerek Suriye’nin geleceğini belirleyen, Rus-Türk-İranlı bir yol haritası çizen ve bu üçlünün ilk görevini Suriye meselesini çözmek değil de ‘terörle mücadele’ haline getiren Kasım 2016 Moskova Bildirgesi bu durumdan başka bir şeyin göstergesi değildi.
İkinci örnek ise muhalefetin hem siyasi hem de askeri bölümdeki ilişkileri gerçeğinde kendisini gösteriyor. Suriye Ulusal Koalisyonu, ev sahibi ülkeye tâbi hale geldi. Özellikle de Türkiye’nin son yıllarda Koalisyon kurumlarının işletim masraflarının temel sponsoru haline gelmesinden sonra. Bu durum, Ankara’nın politika ve tutumlarından bağımsız bir siyaseti olmayan bir Koalisyon meydana getirdi.
Suriye’nin kuzeyindeki muhalefetin Türkiye ile olan ilişkisinde de durum bundan pek farklı değil. Geçici Suriye Hükümeti Eski Başkanı ve Astana’daki muhalefet heyetinin başındaki isim olan Ahmed Tame’nin 2018 Ocak’taki Soçi konferansında Türkleri, Ruslarla olan ilişkide Suriye muhalefetinin temsilcisi olarak görevlendirdiği açıklaması bu noktada daha anlaşılır hale geliyor. O sırada silahlı muhalefet oluşumlarının, ‘Cenevre sürecine alternatif’ diye aşağılamış oldukları Soçi konferansına yönelik itirazları hızlı bir şekilde ortadan kaybolmuştu.
Suriye’nin kuzeyindeki muhalifler, siyasi ve askeri bakımdan Türkiye’nin siyasetinin bir hizmetçisi olarak varlık gösterir oldu. Bu gerçeklik, Türkiye’nin orada gerçekleştirdiği şu iki operasyon esnasında ve sonrasında inkâr edilemez şekilde kendini ispatladı: Bunlardan biri, Mart 2017’deki Fırat Kalkanı Operasyonu. Adından da anlaşılacağı üzere bu operasyon, Kürtlerin (PYD) yönettiği Suriye Demokratik Güçleri’nin batıya doğru genişlemelerine karşı koymak için gerçekleştirilmişti. Bir diğeri ise Ocak 2018’deki Zeytin Dalı Harekâtı. Bu operasyonun hedefi de Afrin’i ele geçirerek Suriye Demokratik Güçleri’ni oradan çıkarmaktı.
Rejimin Ruslar ve İranlılarla olan ilişkilerindeki durum, muhalefetin Türklerle olan ilişkilerindeki durumdan daha parlak değil. Nitekim Ruslar ve İranlılar, rejimin kontrolünde bulunan bölgelerde genel durumun neredeyse tamamına hâkim.
İdlib’teki mevcut durum, rejim ve muhalefetin içine düştükleri labirentin derinliklerinde kaybolmalarının bir örneğidir. İdlib’i eski haline getirmek için ortalığı ayağa kaldıran rejim, İdlib’i kendisinin ya da Suriyelilerin menfaatinden ziyade müttefiklerinin çıkarı için geri istiyor. Nitekim bugün İdlib üzerinde kontrolü yeniden sağlamak, Suriye’deki Rus varlığını ve emellerini destekleyen bir birikim anlamına geldiği gibi aynı zamanda İran’ın ve arzularının da başarıya ulaşması demek oluyor.
İdlib’i geri alma çabasının bir yandan ABD’nin Suriye çözüm sürecini ilerletmek için harekete geçmesi ve diğer yandan İran’ı Suriye’de kuşatma çabası ile aynı zamana denk geldiğine bakıldığında ne demek istediğimiz daha net bir şekilde anlaşılabilir.
Rejimin İdlib’te kontrolü yeniden ele geçirme çabasındaki kazanımı sınırlı ve yetersiz göründüğü için muhalefetin -her ne kadar istense de- İdlib konusundaki direnişi de aynı şekilde sınırlı ve yetersiz görünüyor. İdlib’teki direniş ve rejim güçleri ile müttefiklerinin ‘muhalefetin kontrolündeki son bölgeleri’ ele geçirmekten men edilişi, aşırılık ve terör grupları arasında El-Kaide hesabına çalışan Heyetu Tahriru’ş Şam’ın (HTŞ) çıkarına hizmet edecek.
Hâlbuki El-Kaide, son yıllarda Suriyelilerin devrimine ve özgürlük, adalet ve eşitlik taleplerine olan düşmanlığını ortaya koymuş ve Esed güçleri ile müttefiklerinden çok daha fazla operasyon gerçekleştirmek suretiyle Özgür Suriye Ordusu oluşumunu ve liderlerini saf dışı bırakmıştır. Dahası İdlib halkının tüm direniş fırsatlarını yele vererek durumlarını daha da kapanık ve sorunlu hale getirmiştir. İdlib’te rejime karşı verilen direniş aynı zamanda Türkiye’nin yararına olacak. Zira Türkiye, önümüzdeki aşamalarda Ruslarla veya ABD ile olan ittifakları ya da çatışmaları esnasında benimsediği tutum ve politikalarında bu bölge kartını kullanacak.
Suriyeliler, aralarındaki esas oyuncular bakımından köklü bir değişikliğe gidilmediği sürece durumları daha da kötüye gitmiş bir şekilde labirent ortasında kalakalacak. Şu anda daha önemli ve tehlikeli olansa başta HTŞ olmak üzere silahlı aşırılık yanlısı grupların kontrolü altında olan İdlib sakini Suriyelilerin, rejim ve Rus uçaklarının kendilerine karşı özellikle patlayıcı varillerle bombardıman başlattığı bir zamanda maruz kaldığı durumdur.
Bu bombardımanın rejim güçleri ile ona bağlı milislerin saldırıları ile eş zamanlı olarak gerçekleşmesi, siviller arasındaki ölü ve yaralı sayısını artırıyor. Üstelik göç edenlerin sayısında da bir artışa sebep oluyor. Nitekim açıklanan rakamlara göre göç edenlerin sayısı, yarım milyonu aştı. Bunların çoğu bombardıman uçaklarının saçtığı ölümden susuz, yemeksiz ve ilaçsız bir şekilde kaçarak kendilerini ovalara, tarlalara ve zeytin ağaçlarının altına atıyorlar.
TT
Suriyelilerin yenilgisi ve şaşkınlığı
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة