İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
TT

​Bizim ve tüm dünya için İran tehlikesi

İran sorununu bir süredir izleyenler, bugünlerde şahit olduğumuz Tahran’ın gerginliği artırma politikasını bekliyorlardı.
 İran'la olan herhangi bir çatışmanın maliyetinin çok yüksek olacağı konusunda endişeli olanlara net bir mesaj göndermek için Tahran’ın çatışmanın çıtasını yükselteceğini de tahmin ediyorlardı.
“Samson Seçeneği” her zaman, çeşitli tahakküm biçimlerinden oluşan bir şebekeye dayalı olarak ayakta duran bir rejimin önemli bir parçası olagelmiştir. En belirgin tahakküm biçimi, dini-mezhepler kimliği yoluyla dini tahakküm… Silahlı kuvvetler, Devrim Muhafızları ve milisleri aracılığıyla askeri tahakküm… Ve selefine organik olarak bağlı olan mafyavari-ekonomik temelli tahakküm.
“Devrimin ihracı” stratejisi başlı başına İran toprakları ve suları dışındaki üç tahakküm biçimini ete kemiğe büründürüyor. İslam'ın bazı şartlarla ve özel bir takım maslahatlar gereği sakınca görmediği “ulusal kimliğin yüceltilmesi” meselesi yine İran’ın sıkça kullandığı bir parametredir. Bu nedenle, İran rejiminin politik kimliğini, "devrimin ihracı" stratejisinden ayırmak imkânsızdır. Yani, komşu ülkelere egemen olma ve gerekli görüldüğünde mezhep temelli iç karışıklıklara neden olma.
Her zaman duyduğumuz gibi, İran liderliği içinde bazı görüş ayrılıkları olabilir. Evet, rasyonel düşünen bir taraf olabileceği gibi macera seven şahin bir kanat da olabilir. Dünyayı kendilerine karşı harekete geçirmeye ihtiyaç duymadan hedeflerine ulaşmak için sabrı tercih eden ılımlı güçler olabilir. Bunların aksine ‘bugün değilse ne zaman’ şeklinde hareket eden bir kesim de olabilir. Belki de "reformist" unsurlar, sakin yaklaşımların uluslararası ilişkiler duvarında boşluklar açmak için yararlı olduğuna inanmaktadır. Bugün "militaristler" karşısında, saldırının her zaman en iyi savunma aracı olduğuna ikna olanlar da var. Bütün bunlar mümkün. Ancak, sonuçta, Araplar olarak Körfez ve Zagros Dağları'ndaki "komşularımızın" medeniyetleri ile fırtınalı bir tarihe sahibiz; en iyisini ummak hakkımız... Ancak en kötüsüne de hazırlıklı olmalıyız. İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin “Körfezin Efendisi” olma hayalini hepimiz hatırlarız, fakat İslam Devrimi liderlerinin bu projeden daha ileri gittiklerini görüyoruz. Ancak bunu aşamalı gerçekleştirmek istiyorlar. Bazı gerçekleri tekrar etmeye dahi gerek yoktur, her aklı başında Arap, Tahran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de neleri ektiğini bilmektedir. Umman Körfezi ve Suudi Arabistan'ın güneybatısındaki son gelişmeleri hafife almamalıyız. Meseleleri akıl, çıkar, beklenti ve risk terazisinde tartmalıyız.
 İlk olarak, Körfez seviyesinde, Körfez iç cephesinin bugün olduğundan daha sağlam ve korunaklı olması gerektiğini kabullenmeliyiz. Burada hemen şunu belirtmeliyim ki, bizler bu gerçeği görmezden gelsek bile... Mollaların teorisyenleri durumun farkındalar ve her fırsatı istismar etmek için de hazırlıklılar.
İkinci olarak Arap düzeyinde, genel durum kibir abidesi Tahran rejiminin arsızlığına ve acımasızlığına karşı koymak için gerekli bir dayanışma halini müjdelemiyor. Irak’ın Mekke’nin üç zirvesi sırasındaki tutumu bir açıklama gerektirmiyor. Suriye'deki rejim kalıntılarının kimliği, İran-Rus kucağına düşmüş olmanın bir yansımasıdır. Lübnan’a gelince, resmi makamı muktedir tarafın etkisine girmiş durumda. Lübnanlı mahkûm Nizar Zaka'nın serbest bırakılma koşullarını hepimiz biliyoruz. Devlet erkânının Suriyeli mültecilere yönelik tutumundan bahsetmeye dahi gerek yoktur.  Elbette, İran liderliğinin tutumu ve uluslararası karmaşanın gölgesinde endişe verici bir başlık haline gelen Yemen sorunu var. Husiler ise Kızıldeniz'in güney kapısında İran’ın bir uzantısı olmaya devam ediyorlar. Son olarak, Tahran'ın etkisinden kısmen de olsa kurtulabilmiş bazı Arap ülkeleri bile, güven vermeyen tüm ihtimallerin kapılarını çaldığı bir ortamda, siyasi ve güvenlik problemleriyle boğuşuyorlar.
 Uluslararası düzeye gelecek olursak, açıklığa kavuşturulması gereken birkaç gerçek var:
 İlk gerçek, Amerikan'ın Umman Körfezi'ndeki son İran arsızlığına karşı kararlı tutumu, birçok şeye işaret ediyor. Öncelikle Tahran'ın Körfez bölgesinde seyrüsefer özgürlüğüne saldırmasına izin vermeyecek. Görünen o ki Tahran'ın davranışlarını değiştirmeye zorlayacak. Buna karşılık Washington, İran'a karşı yürütülen mücadelenin rejim değişikliğini amaçlamadığını –ki gerçek nedenini bilemiyoruz- yineleyip duruyor.
 İkinci gerçek, Washington’da Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik politikaları üzerinde bir fikir birliği yok. Bilakis Demokrat muhaliflerinin çoğu, Demokrat selefi Barack Obama tarafından benimsenen idare etme ve ılımlı davranma politikasına bağlı kalmaya devam ediyor.
Üçüncü gerçek, Batı Avrupa’daki, özellikle Almanya ve Fransa’daki genel siyasi iklim, İran’a karşı herhangi bir gerginlik olmaması yönünde… Bunu “nükleer anlaşma”ya dair tutumda da açık bir şekilde görmüştük. Ayrıca, Avrupa’nın Trump’ın İran’a karşı yürüttüğü gerginlik politikasına itirazların büyük bir kısmı, birçok Avrupa gücünün Amerikan devlet başkanının ve onun sağcı siyasi çizgisinin reddedilmesine dayanıyor. Tahran bu sayede bölgesel saldırganlığı ve politikalarıyla bağlantısı olmayan dolaylı bir müttefik bulmuş oldu.
Dördüncü gerçek, Tahran rejiminin, Rusya ve Çin ile olan güçlü taktiksel ilişkilerinden bahsetmeye dahi gerek yok, Avrupa ve Amerikan politikasının mekanizmalarını anlama konusunda yalnız olmadığı ortada. Avrupa'da, İranlılar Trump politikalarına karşı koyabilme adına liberal ve sol kanat hareketlerine dayanabilirler. ABD’de Tahran, Amerikan karar alma mekanizmalarında ve medya alanında aktif bir lobiye sahip. Sadık Kutbizade’den beri (Velayeti, Harrazi, Salihi ve Zarif) molla rejiminde dışişleri bakanı olarak görev yapanların çoğu, Amerika'da yaşamış, Amerikan üniversitelerinde okumuş ve Amerikan kültürüyle etkileşime girmiş kimselerdir. Dolayısıyla Amerika'nın uluslararası ve Ortadoğu politikalarına yönelik güçlü ve zayıf yönlerini, çıkarlarını ve karşı çıkarlarını çok iyi bilirler.
Beşinci gerçek, ABD’nin İran’a yönelik ekonomik ambargosu, İran liderlerini harekete geçirdi; uluslararası toplumu savaşın neden olabileceği sonuçlar konusunda korkutmaya çalışıyorlar. Herkesi “bunun bedelini herkes ödeyecek” noktasına getirmeye çalışıyorlar. Dışişleri Bakanı Cevad Zarif de bunu sürekli ima edip duruyor. Suudi Arabistan'ın güneyinde bulunan Uluslararası Abha Havalimanına yapılan açık saldırı, Umman Körfezi'nde ham petrol yüklü iki büyük tankerinde meydana gelen patlamalar, Husilerin devam eden drone saldırıları, hangi amaçla ve kimin gerçekleştirdiği çok iyi biliniyor.
 Son birkaç gün boyunca tanık olduğumuz şeyler, tehlikeli ve tarihi gelişmelerdir. uluslararası toplum yine mi sorunu idrak edemeyecek?!