Lübnan Dışişleri Bakanı’nın şu anda; açıklamaları, konuşmaları ve canlılığıyla, yarattığı toplumsal histeri ve mültecilere yönelik kışkırtmaları ile Lübnan siyasetinin yıldızı olduğunu itiraf etmeliyiz. Kendisi devlet içindeki en yüksek bakan, toplumda ise bir ses haline gelirken onun dışındakiler ise bir yankıdan ibaret kalmaktadır.
Sosyal medya ise Basil’e ne kadar mütevazi olduğunu göstermesi için etkin bir platform sağlamaktadır. Nitekim son olarak kendisi şöyle bir tweet paylaşmıştır: “Suriye çözeceğimiz ilk meseledir. İlk önce Suriye’nin yarasını tedavi edip sonuna kadar iyileştirmekle işe başlayacağız. Çünkü önümüzde uzun ve zor bir sorun listesi var. Libya ve Yemen bizi bekliyor. Onlar için bir şeyler yapmalıyız. Filistin kaybolmanın eşiğinde, onun için harakete geçmeliyiz. Sudan ve Cezayir’de çok iyi bir durumda değil.” Yani dünyanın bütün sorunları, Basil’in bekleme odasında onun kendilerini çözmesini beklemektedir.
Biraz abartı gibi görünse de ne zaman 2 Lübnanlı bir araya gelse Basil’in sözlerinin üçüncü bir kişi gibi aralarında hazır olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kopardığı gürültü bizlere dünyadaki diğer popülist liderleri hatırlatıyor. Gürültü koparmak, sinirleri her zaman gergin tutmak, politika ile kitleleri dolduruşa getirmek bu kişiler için liderliğin şartlarındandır. Sıradanlık onların liderliği için bir risktir. Bütün bu liderler arasındaki tek fark ise hangi bulanık sularda avlandıklarıdır.
Taraftarları veya eleştirmenleri olsun birçok gözlemci ve takipçiye göre; Cibran Basil ile 1952-1958 yılları arasında ülkeyi yöneten ve dönemi sınırlı bir iç savaş ile sona eren merhum Cumhurbaşkanı Kamil Şamun ve cumhurbaşkanı seçilmesinin hemen ardından 1982 yılında suikaste uğrayan Beşir Cemayel arasında benzerlikler olduğuna dikkat çekmektedirler. Bu 3 lider de: Politikada Hıristiyanlığın en uç noktasını temsil etmişler, devlet içindeki ve dışındaki konumlarından Hıristiyan vicdanının en derinlerine hitap etmişlerdir. Bu nedenle temsil ettikleri kitleler kendilerine, rekabet edilemez bir liderlik vermiştir.
Bu benzetme doğru olsa bile bana göre şu 2 noktanın da üzerinde durulmalıdır:
- Kamil Şamun 1956 yılından sonra yani Nasırizm’in Süveyş Kanalı Savaşı ya da Üçlü Saldırı’nın ardından (askeri olarak yenilmesine rağmen) siyasi zaferine dayanarak öncülük ettiği saldırının ardından aşırılık yanlısı olmuştur. Çünkü o dönemde Nasırizm bütün Arap ülkelerindeki genel durumu tehdit eder hale gelmişti. Lübnan da bu ülkelerin arasındaydı ve Hıristiyanlar, bu akımdan dolayı korkuya ve endişeye kapılmışlardı.
O dönemde Nasırizm’in liderlik ettiği söz konusu saldırının günümüzdeki benzeri ise İran’ın şu anda bölgedeki mevcut durumu yıkmak için yürüttüğü saldırıdır. Ama Basil bu saldırıdan endişelenmek bir yana onunla ittifak kurmaktadır.
- Beşir Cemayel ise Lübnan’daki Filistin direnişinin güçlenmesi ve bundan duyulan korku ile popüler olmaya başlamıştır. Lübnan’daki Filistinliler Cumhurbaşkanı Şarl Helu döneminde gelişmeye ve önemli bir güç haline gelmeye başlamışlardır. Bu da özellikle Hıristiyanları korkutmuş ve aşırılıkçı ve militarist olmaya itmiştir.O dönemde Filistin direnişinin sahip olduğu silah ve güçten çok daha etkili ve üstün olanını bugün Hizbullah elinde bulundurmaktadır. Ama Basil yine bu güçten endişelenmek için hiçbir neden görmemekte. Hatta onunla ittifak edip kendisi ile Aziz Mihail Uzlaşısı gibi anlaşmalar imzalamaktadır.
Diğer bir deyişle Şamun ve Cemayel; Hıristiyan olmayan gruplara haklı gösterilemeyecek bir şekilde şiddet uygulayarak Hıristiyanların haklı korkularını giderebileceklerini zannettiler. Buna karşılık Basil, kelimenin tam anlamıyla garip bir strateji izlemektedir. Şu ikisinden biri olması gereken bir zamanda savaş tamtamları çalmaktadır:
- Birinci seçeneğe göre bizler şu anda barış dönemindeyiz ve Basil, taraftarlarının kendisini nitelediği gibi anlaşmazlıkları sona erdirip geçmişe gömen bir liderdir. Bu durumda şu soruyu sorabiliriz: O zaman neden sabah ve akşam topraklarımızdaki cennet gibi hayatı ve huzuru bozan savaş tamtamları çalınmaktadır?
- İkincisine göre ise bizler; şu anda kaynağı İran saldırıları ve Hizbullah’ın silahı olan bir savaş ya da gerginlik dönemindeyiz. Bu da akla şu soruyu akla getirmektedir: O zaman Basil savaş tamtamlarını neden başka taraflarda çalmaktadır?Durum ne olursa olsun sonuç olarak Dışişleri Bakanı kendisine daha zayıf olan tarafı yani savunmasız mülteci ve göçmenleri seçmiştir. Oysa Şamun ve Cemayel, taraftarlarının kendileri için tehlikeli gördükleri ve kendilerine saldıracaklarını düşündükleri daha güçlü taraflara karşı mücadele vermeyi seçmişlerdi. Ne Cemal Abdunnasır bir göçmendi ne de Filistin direnişi savunmasızdı.
Savunmasız mültecileri hedef olarak seçmek siyasi olmadan önce etik bir meseledir. Suriyeli göçmen dalgasının olağandışı boyutlarda olduğu doğrudur. Ama savaş tamtamları çalanların nitelediği gibi büyük bir felaket de değildir. Buna bir de bu olguyu ortaya çıkaran nedenlerin farklı bir şekilde yorumlanmasını ve ekonomik sonuçlarının olumlu yanlarının görmezden gelinmesini eklemeliyiz.
Ancak 2 seçenek arasındaki fark birçok nedenden kaynaklanmaktadır:
1975-1990 arasındaki savaş, siyasi hayata savaş öncesinden daha kötü bir siyasi elit hediye etmiştir. Bu yeni siyasi elit arasında kamusal sorumluluk duygusu gerilerken kurtlar gibi avlanma eğilimi artmıştı. Aynı şekilde özellikle Cebel savaşında alınan yenilginin ardından ve Suriye vesayetinin kendilerine baskı yapması ve dışlaması nedeniyle Lübnanlı Hıristiyanlara derin bir zulme uğramışlık duygusu hakim olmuştu. Dörtlü İttifak ise kendilerini ebedi bir dışlanmışlığa mahkum hissetmelerine yol açtı. Ezilmişlik ve zulme uğramışlık duyguları ise sahiplerini her zaman daha fazla imtiyaz koparmaya ve bir hatayı bir başka hata ile düzeltmeye teşvik eder.
Son olarak bu 3 kişilik ile deneyimleri arasındaki farktan bahsedecek olursak:
Şamun ve Cemayel hakkında ne düşünürsek düşünelim unutmamalıyız ki Şamun; liderliğini ilk önce Cebel-i Lübnan’a ardından da bütün Lübnan’a kabul ettiren, liderliğini gün be gün kendi eliyle, ittfaklar ve düşmanlıklarla, diplomasiyle, düşman ve dost olarak bölgesel politikalara katılarak inşa etmişti. Beşir Cemayel de mensubu olduğu siyasi aile içinde; sahadaki kan ve politika ile düşmanlıklar yanında dostluklara dayanarak yürüttüğü çabalarla ön plana çıkmayı başarmıştı. Buna ek olarak; o dönemde var olan geleneksel siyasi aileler arasındaki bölünmeden doğan bir parti olan ve babasının lideri olduğu Ketaib Partisi’nde kendi darbesini gerçekleştirerek lider olmuştu.
Bu tür arka planlar siyasi liderleri hatalardan ve eksikliklerden korumasa da onlara bir ağırlık kazandırır. Onları tesadüfi veya geçici bir veri olmaktan çıkarır. Basil örneğinde olduğu gibi siyasi arka plan; akrabalık ve hısımlık ile sınırlı olduğunda ise durum değişir. Karizma arayışı aynı bir zamanlar ABD’nin Vahşi Batı bölgesinde görülen altın arayışına benzemeye başlar.