Sam Mensa
TT

İran'ın müzakere yöntemi: Şantaj

Şarku’l Avsat’ta geçen hafta yayınlanan "ABD ve İsrail'in tekrar eden hatası" başlıklı makalemi, Suriye'deki durumu müzakere etmek için toplanan tarafların (ABD, Rusya ve İsrail) Lübnan’ın İran’ın bir parçası haline geldiğine ikna olup olmadıklarını sorarak sonlandırmıştım.
Geçen haftaya dönmemim amacı, İran'ın eski-yeni davranışını hatırlamaktır. İran emrivaki yaratır, zaman içinde bunu tartışmasız bir konu haline getirir, söz konusu yeni durumu dayanak yaparak yeni bir yol haritası belirler.
İran ve müttefiklerinin 80’li yıllarda Lübnan ve bölgedeki davranış biçimleri; öncelikle bir kriz çıkarma, sonrasında pazarlıklar yoluyla çözmeye gayret ediyormuş gibi bir atmosfer yaratmaya dayanıyordu.
Sözgelimi öncelikle yabancılar kaçırılırdı, serbest bırakılması veya tasfiyesi şantaj ve kışkırtma eylemlerinin gidişatına göre belirlenirdi.
İran, nükleer anlaşma müzakereleri sırasında da bu politikayı benimsedi, yani avlamadan önce ayının derisini sattı.
Öncelikle nükleer yetenekler kazanmakla tehdit etti, bölgesel genişlemesine ABD ve Batı’nın sessiz kalması karşılığında nükleer anlaşma kartını öne sürdü, anlaşma sonrasında ise söz konusu genişleme hedefini gerçekleştirdi.
Körfez bölgesinde benzer bir duruma tanıklık ediyoruz, Suudi Arabistan'daki havaalanların neredeyse günlük bombardımana maruz kalmasını, Körfez sularındaki gemilerin sık sık ve artarak saldırılara uğramasını bu siyaset bağlamında değerlendirmek gerekir.
Bu türden eylemlerin günlük gerçeklere dönüşmesinden korkuluyor. Haberlere ve siyasi tartışmalara malzeme haline gelen bu türden saldırılar, bir zaman sonra İran tehditlerinin temel dayanağı haline gelebilir.
Ne yazık ki, bugün yapılan tartışmalar, İran'ın Umman Körfezi'ndeki petrol tankerlerine saldırılarda sorumluluğunun olup olmadığı etrafında dönüyor, hâlbuki Tahran'ın bu saldırılar aracılığıyla ne gibi sonuçlar almak ve hangi mesajları vermek istediği tartışılmalıydı. 
Görünüşe göre Tahran, üzerindeki baskının bir sonucu olarak, sınırlı çatışmalara ve sabotajlara başvurmak suretiyle içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmak istiyor.
Bu davranışın arkasındaki beklentinin, arabulucular aracılığıyla Amerikalıların tekliflerinin gelmesi olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek. Tahran, Trump yönetiminin, kapıda başkanlık seçim yarışı varken uzun süreli bir çatışmaya giremeyeceğini düşünerek hareket ediyor. Başkan Trump’ın, ikinci bir dönem için Beyaz Saray'a geri dönmek adına mücadele verdiği biliniyor.
İran, her zaman olduğu gibi, rejimin temel karakterlerine verdiği rollerle yanıltma siyaseti izliyor.
Bakan Zarif zarif görünmeye çalışıyor, Cumhurbaşkanı Ruhani sahte gülücükler dağıtıyor, "Devrim Rehberi" sert mesajlar veriyor, Devrim Muhafızları ve ona bağlı bölgesel milisleri yıkıcı saldırılar gerçekleştiriyor.
İran'ın müzakerelerin hızlanmasından önce sınırlı bir askeri çatışmayı tercih etmesini uzak bir ihtimal olarak görmüyoruz, zira İran böbürlenebileceği bazı sonuçlar da arzu etmektedir.
İran’ın Amerikan çıkarlarını hedef alarak çatışma çıtasını yükseltebileceği ya da ajanları aracılığıyla ABD'li veya Batılı yetkilileri kaçırmak gibi alışagelmiş uygulamalarına geri döneceği konusunda bazı öngörüler de var. ABD'lileri hem sahne arkasında hem de kamuoyu önünde, arabulucusuz ve doğrudan bir müzakere ortamına sürüklemek için bu yetkilileri serbest bırakma sürecini gecikme olmaksızın başlatacaktır.
İran, nükleer anlaşmaya geri dönüş karşılığında ABD'nin Humeyni rejiminin meşruiyetini tanımasını isteyecek, bunun için de çaba sarf edecektir. Bölgesel ve diğer güvenlik anlaşmaları için manevralar ve çağrılar yaparak, Washington'un müttefiklerini ve Ortadoğu'daki geleneksel dostlarını rahatsız etmeyeceğini vaat ederek söz konusu hedefine ulaşmak isteyecektir.
Buna karşılık, ABD'nin Umman Körfezi'ndeki gemilere yapılan saldırıyı vakit kaybetmeden ve tereddüt etmeden kınadığı ve İran’ı sorumlu tuttuğu, hatta açık bir şekilde tüm seçeneklerin masada olduğunu ifade ettiği doğrudur. Aynı Başkan Trump, bu konuyla ilgili bir soruya iki kelimeyle cevap verdi: biri “göreceğiz”, ikincisi: “Aceleye gerek yok.” ABD ordusunun Körfez bölgesinde yeni bir savaşa gerek olmadığı yönündeki görüşüyle uyumlu bir cevaptı. Söz konusu ihtiyatlı tavır İran korkusundan kaynaklanmıyor, bilakis ABD’nin sayısız iç ve dış hesaplarına dayanıyor.
Japonya Başbakanı ile yaptığı görüşme sırasında Başkan Trump şunu ifade etti: “ABD’ye İran tarafından verilen zarar, eski Başkan Barack Obama’nın yaptığı nükleer anlaşmanın sonucudur.”
Şimdiki yönetim selefinin yaptığı gibi ciddi bir hataya düşme endişesi taşıyor.
Kısacası, nükleer anlaşmadaki kriz, İran'ın dizginsiz bir rol oynamasına neden olmuş, bölge ülkelerine birden fazla düzeyde müdahale edebilmesinin önünü açmıştır.
Bu arada Trump İki petrol tankerine yapılan saldırıya cevap olarak misilleme yapmak niyetinde olmadıklarını söylemiştir. Aksine, “Hazır olduklarında müzakere etmeye hazırım” diyebilmiştir.
Elbette bu sözü askeri hareketlilikten geri adım atma anlamına gelmemektedir.
Bu atmosferde, her bir analistin sorduğu sorular, ABD ile İran arasında açık veya ani bir savaşın çıkıp çıkmayacağı etrafında dönmektedir.
Bunun kesin bir cevabı yok, ancak Washington ve Tahran’ın ‘en iyi savaş gerçekleşmeyen savaştır’ şeklinde bir düşünceye sahip oldukları söylenebilir.
İran'ın kışkırtıcı güç gösterilerine rağmen, doğrudan bir savaş, Humeyni rejiminin çöküşüne ve meşruiyetinin bir daha canlanamayacak şekilde darmadağın olmasına neden olacaktır.
 Ancak, doğrudan bir savaş mümkün gözükmüyor, en azından öngörülebilir bir gelecekte olmayacaktır, İran bugün sınırlı çatışma ve taciz atışları gibi sınırlı seçeneklere sahiptir. Bugün de zaten sadece bunları yapabiliyor.
İran, Lübnan ve Suriye'de de sınırlı seçeneklere sahip çünkü bu ülkelerdeki kazanımlarını riske etmek istemeyecektir.
Nasıl başlayacağını az çok bildiğimiz, ancak nasıl sonlanacağını bilemediğimiz bir savaşa girmenin ne gibi ağır sonuçlarının olacağının farkındadır. 
Irak’ta, toplumun ve hatta Şii otoritelerinin, Irak’ın çıkarlarını tehlikeye sokacak İran’ın yapabileceği herhangi bir eyleme karşı olduğu görülüyor.
Uluslararası düzeyde, İran'ın dostları, onu kurtarmak isteyecek kadar bir gerekçeye sahip değiller. Avrupalıların savaştan bir çıkarları yok, ancak ellerinde bir çözüm de yok. Rusya İran için sadece kendi çıkarlarına hizmet ettiği zaman savaşır. Ancak Çin, ABD’nin İran’daki karar mekanizmalarına tahakküm kurmasına karşı çıkacaktır, ayrıca Washington’un petrol kaynaklarını koruma konusundaki geleneksel rolüne geri dönmesine de itiraz edecektir.
Ancak İran’ın birden fazla mesaj ilettiği de kabul edilmelidir.
Birincisi, hem yurtiçine hem de yurtdışına yöneliktir: İran’ın hala inisiyatif alabilecek kartlara sahip olduğu, ABD’nin yaptırım politikasından etkilenmediği fikrini vermek istemiştir.
İkincisi, Avrupalılara ve Japonya’ya yöneliktir ve onları ABD yönetimine baskı yapmaya yönlendirmek istemektedir.
Üçüncüsü, petrol koridorları, özellikle Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol sağlayabildiğini göstermek, herkesin kalbinde savaş çıkabileceği, ardından büyük bir kaosun oluşabileceği endişesini yaratmak istiyor.
Dördüncüsü, petrol fiyatını yükseltmek istiyor, yaptırımların yükünü bu şekilde hafifletebileceğini düşünüyor.
Bu arada, ABD’nin çok da net olmayan İran’a yönelik katı politikasının amaçlarını da bilmek de gerekiyor.
Washington seçeneklerini netleştirmek durumundadır. Petrol tankerlerine yönelik bazı saldırıları, Husi rampalarından Suudi hedeflerine roket atılmasını uzun bir bekleyişten sonra kınaması soru işaretlerine neden olmaktadır.
İran'la yüzleşme devam ediyor, ancak sürpriz gelişmelerden de korkuluyor, zira Tahran veya Washington'un bölgedeki müttefikleri için hoş bir durum değildir.
ABD kendi açısından başarılı bir anlaşma da yapabilir. Ancak bölgedeki müttefiklerine büyük zarar verir.
Trump sadece kendi ikbalini düşünerek -Amerika'ya, müttefiklerine ve çıkarlarına karşı yapıp ettiklerini adeta ödüllendirircesine- İran’a beraat ve af belgesi takdim edebilir.