‘Yüzyılın Anlaşması’ bir yıldan daha fazla bir süredir konuşuluyor. Arap dünyasının bu anlaşmaya yönelik tutumu, Manama çalıştayı öncesi ve sonrasında apaçık bir öfke şeklinde oldu. Bunun nedenleri var;
Birincisi, anlaşmanın özelliklerinin gizlenmesinden kaynaklanıyor, sanki içeriğini ve ayrıntılarını bilmeden imzalaması için zayıf olan tarafa dayatılan gizli bir ticari anlaşmasıymış gibi duruyor.
İkincisi, söz konusu anlaşmanın, Başkan Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması ve ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması kararları ile bağlantılı olarak konuşulması.
Üçüncüsü, teklif edilen anlaşmanın Filistin meselesi adına önerilen uluslararası ve Arap çözümleriyle ilgili olmamasıdır. Bundan önceki bütün müzakereler şu esaslara göre gerçekleşti: Başkenti Kudüs ya da Doğu Kudüs olan, 1967 öncesi sınırların esas alındığı bağımsız bir Filistin Devleti.
Dördüncüsü, ABD Başkanı Trump’ın Filistin Ulusal Yönetimini ablukaya alması, tüm doğrudan ve dolaylı ABD yardımlarını (UNRWA aracılığıyla) iptal etmesi, Filistin yönetimi ile müzakere etmeme konusundaki ısrarı, Washington’daki ofisini kapatması ve Filistin tarafının önerilen çözümün parametrelerine aşina olmaması.
Bunlar nedeniyle Filistin yönetiminin yalnızca iki devletli çözüm ve Arap barış girişimi temeli dışında müzakere etmeyi kabul etmesi mümkün olabilir mi? Veya Filistin yönetimi, yerleşimlerin devam ettiği, vergi ve gümrük gelirlerinin kesildiği bir dönemde kayıtsız şartsız olarak İsrail ile müzakere masasına oturabilir mi?
Filistin meselesine yönelik bütün ABD tutumları, Trump döneminde yenidir ve bir benzeri daha önce görülmemiştir. Washington’un önceki tüm dönemlerde İsrail yanlısı bir politika izlediği bilinmekle beraber, Filistinliler ve Araplar, iki devlet, sınırlar, Kudüs ve mültecilerin iadesi de dâhil olmak üzere Filistin meselesine ilişkin uluslararası kararlara bağlılık konusundaki taahhüdünü önemsemişler, ABD’yi her zaman makul bir arabulucu olarak düşünmüşlerdir.
Şikâyet edilen husus her zaman, doğrudan ve dolaylı müzakereler yoluyla fiili uygulama aşamasına gelindiğinde Washington’un İsrail’in tarafında yer alması olmuştur. Washington daha önceden, “nihai çözüm”ün ancak müzakere yoluyla olabileceğine inanır, kabul edilen genel prensiplerden sonra tarafların tüm ayrıntıları onaylaması gerektiğini savunurdu. Trump döneminin başlangıcından beri bunların hepsi terk edildi. Trump yönetimi sadece Netanyahu ile konuşuyor ve 1993'te ve daha önce Oslo'da kararlaştırılan her şeyi göz ardı ediyor.
Filistinliler ve Araplar neden Washington’un arabulucu rolünü sürdürmesini istiyorlar? Filistinliler bunun nedenlerini açıkça belirttiler: Çünkü İsrail'i uluslararası kararları uygulamaya zorlayabilecek tek ülke ABD’dir. Oslo'da kararlaştırıldığı gibi hala Filistin yönetimine yardım eden Avrupalılar, hatta Ruslar ve Çinliler de böylesi bir tutumu tavsiye ediyorlar. Başka bir seçenek de mevcut değil zaten: devleti barış ve müzakere yoluyla elde etmekten vazgeçildiği takdirde, "devrimci" çözüme dönmek gerekiyor, bu da İsrail düşmanıyla savaşmak anlamına geliyor.
Gazze'deki durum açıkça gösterdiği gibi, üç intifada fayda vermedi, geride sadece binlerce ölü, bir o kadar mahkûm ve harabe evler bıraktı. İran destekli “direniş” hareketi elbette silahlı mücadeleyi savunuyor. Hamas, İslami Cihad ve Hizbullah, Filistin Ulusal Yönetimi ve Arapları (Mısır, Ürdün ve Körfez devletleri) zor durumda bırakmak için şunu dillendirip duruyorlar: ‘Roket silahlar ile Siyonist varlığa zarar verdiğimizi ve vermeye devam ettiğimizi inkâr edemezsiniz.’
Ancak, Filistin halkına ve Arap dünyasına verilen zararın daha büyük ve korkunç olduğunu da inkâr edemezler. Hiçbir durumda istenen hedefe ulaşılamamaktadır. Hizbullah ve İsrail arasındaki 2006 savaş modeli binlerce ölüme ve düşman ordusunun Lübnan içlerine (6 kilometre) geri dönmesine yol açtı, ilahi zafere rağmen! 2006'da işgal ettikleri bölgeleri şimdiye kadar terk etmediler.
İsrail ve ABD’nin Filistinlilere yönelik ablukası, “Yüzyılın Anlaşması’nın” ekonomik yönünü anlamsız hale getirdi. İlk belirtisi, Filistin meselesini pazarlık yapılan bir mülke dönüştürmek istemeleridir. Görünen o ki, yerleşimciler tarafından kuşatılan ve yerinden edilen Filistinli mültecileri, Filistin sınırları içinde yerleşik hale getirmek için bir miktar para harcanacak. Daha da önemlisi, Ürdün, Lübnan, Mısır ve Suriye'deki yani Filistin sınırları dışındaki yerinden edilmiş kişileri, üç beş kuruş karşılığında sonsuza dek mülteci olarak bırakacaklar!
Tüm önceki müzakerelerde, özellikle de İzak Rabin ve Yaser Arafat arasındaki müzakerelerde, ana komisyon, iki komşu devletin kurulmasıyla ilgilenir, Kudüs, sınır ve güvenlik ile alakalı sorunları çözmeye çalışır, Kudüs’ün statüsü ve mülteciler gibi zor sorunları ertelerdi, ancak hiçbir zaman tamamen gündemden kaldırmazdı. İkinci komisyon ise, Avrupalıların ve uluslararası örgütlerin Rabin suikastı sonrasına kadar iştirak ettiği ve çalıştığı Ekonomik Komisyon'du.
Kalkınma projelerine ve yeni devletin iyileştirme faaliyetlerine yaklaşık 200 milyar dolar ayrılmıştı. Ayrıca Lübnan'daki mültecilerin yarısının Filistin'e geri dönüşü hakkında müzakereler yapılmıştı. İkinci yarısı ise uluslararası göçmen statüsü kazanacaktı. Dolayısıyla da ödenmesi önerilen en yüksek meblağ Ürdün’e tahsis edilecekti çünkü milyonlarca Filistinli buraya yerleştirilmişti!
Buradaki sorun, toprak işgalinin süreklilik kazanması, milyonlarca yer değiştirme, sürgünün kalıcı hale gelmesi ve birkaç dolar harcanması karşılığında uluslararası yasaların ve teamüllerin ihlaliyle sınırlı değildir, bilakis Filistin meselesi üzerinde çalışanlar (en azından Amerikan tarafında) bilgiye, deneyime, kültüre ya da politik ve insani duyarlılığa sahip değiller.
Başkan Trump’ın damadı (Lübnan Cumhurbaşkanının damadı gibi) daha iki yıl öncesine kadar bölge, Filistinliler ve Araplar hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Fakat Siyonist varlığı defalarca ziyaret etmiş, etnik kökeni hakkında farkındalık geliştirmişti. ABD’nin ve Yahudi devletin gücüne dayanarak imkânsız bir projeyi dayatma gibi bir yaklaşım sergiliyor. Tıpkı Lübnan'daki damadın partinin gücüne ve silahlarına dayandığı gibi!
Önemli olan politikacının neyin mümkün olup neyin mümkün olmadığı konusunda bir fikir geliştirmesidir. Bu, her iki damadın da sahip olmadığı bir şey! Konuya geri dönelim. Filistin'de bugün yedi milyon insan var. Ve bunlar sadece bir süreliğine baskı altında tutulabilir. Ancak, önceden de yaşandığı gibi çözüme dair ümitlerini kaybettikleri zaman Ortadoğu’nun patlamasına neden olabilirler. Söz konusu patlama Siyonist varlığı da tehdit edecektir. Bu ne bir tesellidir ne de Filistin liderliği ve Arap yetkililer üzerinden sorumluluğu atma girişimidir. Manama çalıştayına katılanlar ve katılmayanlar çekişmesi ve ayıplaması başlamış durumda.
Ancak Bütün Araplar, ortaya çıktığı haliyle Yüzyılın Anlaşması’na karşı olduklarını ve yalnızca Filistinlilerin kabul ettiklerini kabul edeceklerini söylediler. Manama çalıştayı ve ABD, Avrupa, Rusya ve Çin'in tutumları dikkatlice takip edilmelidir.
Radikalizmden korkanlar bilmeliler ki bu türden politikalar radikalizmi beslemek hatta desteklemek anlamına gelmektedir. Her şeyden önce, biz Arapların en temel ahlaki ve siyasi görevi, bir yandan Filistin Ulusal Yönetimini çeşitli yollarla ve acil olarak desteklemek, diğer yandan da Filistin iç çatışmasını ne pahasına olursa olsun bitirmek için çalışmaktır.
TT
Bahreyn’deki ABD çalıştayı ve imkânsız proje
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة