Racih Huri
Lübnanlı yazar
TT

​Lübnan intihar mı ediyor?

“Bu ülke intihara doğru hızla ilerliyor”. Bu trajik kısa ifadeyi; Lübnan fiili olarak uçurumun kenarında boğucu bir ekonomik kriz ile karşı karşıya iken gittikçe daha çetrefilli hale gelen ve bir sorundan başka bir sorun, bir krizden başka bir kriz ortaya çıkaran mevcut gelişmeleri takip eden Beyrut’ta görevli yabancı diplomatlardan birisi kullanmıştır.
Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, 2 hafta önce Lübnan’ın batarken yolcularının dans etmekle meşgul olduğu Titanik gemisine benzediği açıklamasını yaptığında, trajik durumu bu şekilde niteleyerek  kesinlikle abartıya kaçmamıştı. Peki ama bu çöküşü durdurmak için kendisi ve yetkililer ne gibi politikalar benimsediler ve ne gibi eylemlerde bulundular? Eğer şimdi devletin dümenini elinde tutanların, Lübnanlı Titanik’in sonunda herkesi yutabilecek olan buzdağına doğru ilerleyişini hızlandırdığını söylersek çok mu abartmış sayılırız?
Lübnan’da bir krizin çok daha kötü ve çirkin bir başka krizi doğurduğunu söylersek kesinlikle ileri gitmiş olmayız. Çünkü Kabr Şamun olayı ve uzantıları çok geçmeden geçen haftaki Bakanlar Kurulu toplantısının yapılmasını engelleyen bir soruna dönüştü. Hükümet, birkaç gün içerisinde Bakanlar Kurulu toplantısını düzenleyemez ise bir hükümet krizine de dönüşebilir. Bunun olması halinde Lübnan; ülkede her şeyi durma noktasına getirecek ve Başbakan Saad Hariri’nin Sedir (CEDRE) Konferansı aracılığıyla gerçekleştirmeyi umduğu son ilerleme ve kalkınma fırsatının kaçırılmasına yol açacak bir yönetim krizi ile karşı karşıya kalacaktır. Bilindiği gibi geçen yılın nisan ayında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un başkanlığında toplanan Sedir Konferansı’nda, yardım ve kolay krediler şeklinde sunulacak 11 milyon dolar ile Lübnan’ı destekleme kararı alınmıştı.
Birkaç gün önce Kabr Şamun’da yaşanan kanlı olayın ardından, yetkililer arasında olayın Yargı Konseyi’ne taşınması mı yoksa hakkında başlatılan soruşturmanın sonuçlanmasının beklenmesi mi gerektiği konusunda derin bir bölünme yaşandı. Ancak inanılmaz olan yetkililer arasında büyümekte olan bu anlaşmazlık ve bölünmüşlüğün arabuluculara, elçilere, düşünce ve önerilere ihtiyaç duyar hale gelmesidir. Hasta devletin zaten zorla dönen çarkının tamamen durmasının önüne geçecek bir uzlaşıya varmak ve yönetim krizi doğurabilecek bir hükümet krizi yaşanmasını engellemek için buna ihtiyaç vardır. Bu da zaten uçurumun kenarında duran ülke için tam anlamıyla yıkıcı bir durumdur.
Bu hassas dönemde Başbakan Hariri’nin de önem verdiği seçenek olan; Yargı Konseyi’ne taşımadan önce olay hakkında yapılan soruşturmanın sonucunu beklerken aynı zamanda yürütme organının da görevlerini yerine getirmeye dönmesi için gerekli adımların atılmasına dikkat edilmelidir. Ama Cumhurbaşkanı Avn’ın, olayın Yargı Konseyi’ne taşınması maddesinin, yapılacak ilk Bakanlar Kurulu toplantısında gündemin ilk sıralarında yer alması için ısrar ettiğine yönelik işaretler ortaya çıktı. Dolayısıyla Müstakbel Hareketi tarafından Salı günü, ülkedeki mevcut durumu kimin ısrarla sürdürmek istediğine işaret eden bir açıklama yapılması şaşırtıcı değildir.
Uluslararası toplum Lübnan’dan Sedir Konferansı kararları ile uyumlu ciddi adımlar atmasını beklerken, siyasi tartışma ve polemiklerin ekonomik ve mali sorunlara çözüm bulmanın önüne geçmesi ve karşılıklı şartların Bakanlar Kurulu toplantısını engellemesi makul değildir. Bu, herkese 2 seçenek sunmaktadır; Bakanlar Kurulu ve anayasal otorite çatısı altında düzenliliğe geri dönmek ya da bilinmezi seçerek sonunda sert bir kayaya çarpmak.
Durum oldukça açıktır. Bakanlar Kurulu toplantısı hemen düzenlenmeli ve bir grupların karşılıklı hesapları nedeniyle engellenmemelidir. Başbakan Hariri şubat ayının sonlarında “eylem hükümeti” adını verdiği hükümetini kurduğunda 2 şeye güveniyordu: Birincisi; kamu açığını yüzde 10'un altına indirecek bir bütçeyi kabul ederek Sedir Konferansı ile orta yolda buluşma sürecini başlatmak. İkincisi ise ülkeyi bir kalkınma yoluna sokacak ve çöküşü durduracak bir eylem planı başlatmak.
Bakanlar Kurulu’nun engellenmesi, düzenlenmesi ve gündeminin belirlenmesi çağrısında bulunanların yetkileri ile ilgili şartlardan bahsedilmesinin ardından Müstakbel Hareketi’nden şu kesin açıklamanın yapılması şaşırtıcı değildi: “Bakanlar Kurulu toplantılarının gündemlerinin belirlenmesi ve Bakanlar Kurulu’na toplanma çağrısında bulunma yetkisi sadece ve sadece Başbakan Hariri’ye aittir. Bunun aksi yönündeki bütün söz ve davranışlar anayasaya aykırıdır.”
Bilindiği gibi Başbakan Hariri; 2016 yılının ekim ayında bir “siyasi uzlaşı”nın temellerini atmış ve bu uzlaşı sayesinde aynı yıl 31 Ekim’de Avn’ın cumhurbaşkanı seçilerek 2 yıl süren cumhurbaşkanlığı seçimi krizi sona ermişti. İşte bu “siyasi uzlaşı”nın pekiştirilmesi ve dayanıklılığı ile ilgili ortada dolaşan bütün sözlere rağmen yetkiler, sorunlar ve şart koşmalar, tekrarlanan anlaşmazlıklar Hariri’nin krizden çıkmak için güvendiği ve uzlaşının temel aldığı işbirliği sürecini gerçek anlamda tehdit etmektedir. Bunun son örneği de yapılacak idari atamalar ile ilgilidir. Söylenenlere göre Dışişleri Bakanı Cibran Basil, ataması yapılacak Hristiyan şahisyetlerin adını bizzat belirlemekte ısrar etmektedir.
Ancak Lübnanlılar, Salı günü Müstakbel televizyonundan şu “sert” açıklamaları duydular: “Her ne kadar Hariri; sabır, ümit ve iyimserliğini koruma yanlısı olup uzlaşma üslubunu benimsemiş ve amacı bu olsa da politik tartışmalar, kasıtlı hareketler ve gruplar arasındaki meydan okuyucu söylemlerin ulaştığı noktadan dolayı son derece rahatsız ve hoşnutsuzdur.
Aynı şekilde ekonomik sorunlara ve son uluslararası finans notlarına önem vermeyen bu tutumlardan oldukça şikâyetçidir. Eğer istiyorlarsa Başbakan, şu andan kıyamete kadar ya da Lübnan’ın karşı karşıya olduğu hassas durumun bilincine varılana kadar Başbakanlık binasındaki ofisine kapanabilir.” Bu da Başbakan’ın ofisinde “itikâf” edeceğine dair açık bir işarettir!
Sonuç olarak; Bakanlar Kurulu ne olursa olsun tekrar toplanacaktır ama sorun sadece toplantılardan ibaret değildir. Asıl sorun; Hariri’nin kalkınma için bir geçiş noktası gibi gördüğü “eylem hükümeti”nin aslında çoğu zaman her türlü eylemi engelleme hükümeti olduğu ortaya çıkmış olmasıdır. Bunun ilk ve en önemli kanıtı da; gelecek hafta Temsilciler Meclisi’nde görüşülecek ve kuşkusuz uzun tartışmaların konusu olacak bütçe için 20 kere toplanmak zorunda kalmasıdır. Oysa bu bütçe; geçen yıl 6 Nisan’da Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un başkanlığında toplanan ve net şartlar karşısında Lübnan’ı destekleme kararı alınan “Lübnan’ı Destekleme Grubu”nun sonuç bildirgesini kısmen de olsa yerine getirmemiştir. Nitekim sonuç bildirgesinde şu ifadelere yer verilmişti: “Grup; Lübnan Cumhurbaşkanı ve Başbakanı’na bütün taraflar ile koordinasyon içinde olma, demokratik ve şeffaflığın egemen olduğu bir ortamda görevlerini yerine getiren bir devlet içerisinde Lübnan’ın bütün kurumlarını, ekonomik oluşumlarını ve vatandaşlarını desteklemek, siyasi ve ekonomik istkrarı gerçekleştirmek için hükümet reform programını hızlandırma çağrısında bulunmaktadır.”
Peki olası bir hükümet krizi, ardından kesinlikle yaşanacak yönetim krizi ve sonrasında iflas etmiş bir devlet krizi gibi 3 sınırın eşiğinde olan Lübnan’da bizler ne yaptık? Beyrut’ta görev yapan bir diplomatın birkaç gün önce “bu devlet hızla intihara doğru ilerliyor” demesi şaşırtıcı mıdır?