Kabr Şamun ya da artık bilinen adıyla Besatin olayı (Cebel-i Lübnan krizi) bir pire kadardı ama arkaplanı adım adım izlenip ortaya çıkarıldıkça deve haline geldi.
Silahlı saldırı ile bir bakanın konvoyunu hedef alma ve suikast girişiminde bulunma icadı ile Lübnan bu kez başkanların yetkileri krizine girdi. Bu kriz de Lübnanlı politikacıların çoğunun; Lübnan’ın hastalığının tedavi edilemez ve geçici bir tedavi olarak ağrı kesicilerden başka bir şeyin işe yarayamayacağını düşündükleri ya da puslu hatta tehlikeli bir ortamda gerçekçi çözümlere ulaşmanın imkansız olduğunu hissettikleri için kaçmaya çalıştıkları bir noktaya ulaştı.
Öncesinde yaşanan birçok benzer olay gibi Kabr Şamun olayı da şu durumu ortaya çıkardı: Lübnanlılar askeri olarak iç savaşı durduracak bir ateşkese ulaşmış olsalar da her gün çeşitli şekillerde savaşmaya devam ediyorlar.
Ne niyetler içten ne de gerçek bir uzlaşı ve sağlıklı bir arada yaşama, samimi bir devlet ve vatandaşlık arzusu yok.
Birkaç yıl önce Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, partisinin neden silahlarını devlete teslim etmekten kaçındığı sorusuna karşılık olarak: “Siz ilk önce bir devlet kurun...” yanıtını vermişti.
Bu anlamlı yanıt elbette Hizbullah, yaralı Lübnan devletinin gücünü ve önemli noktalarını tam anlamıyla ele geçirmeden ve pratikte onu bölgesel mezhepçi projesine eklemeden önce verilmişti.
Doğrusu Hizbullah’ın ideoloji, taktik, uygulama ve savaşlar açısında gelişimini inceleyenler, oluşum ya da devlet olsun Lübnan’ın onun için hiçbir şey ifade etmediğini derinden anlayacaktır. Hizbullah’ın Lübnanlı olduğu dolayısıyla da Lübnan meşruiyeti çatısı altında yer aldığına yönelik sürekli tekrarlanan iddiaların aksine Nasrallah’ın bizzat kendisi kesin bir şekilde, gurur duyduğu ve askerlerinden biri olduğu için iftihar ettiği kimliğinin asıl kaynağını deklare etmişti.
Buna rağmen; diyelim ki Hizbullah gerçekten de meşruiyetin yani devletin ayrılmaz bir parçasıdır. O halde bu devleti tanıyan herhangi bir örgütün yapması gerektiği gibi devletin anayasasına ek olarak siyasi sınırlarına, medeni ve ceza hukukuna, mali yöentmeliklerine bağlı olması gerekmez miydi? Ama Hizbullah bunun yerine “Direniş” bahanesine sığınarak bütün bu yükümlülüklerden kendisini kurtardı.
Hizbullah, Lübnan devletinin sınırlarına olan bağlılığını; sadece savaş durumunda İsrail’in askeri hedeflerine saldırılar düzenleyerek – ki bu, direniş örgütü olduğu için bir dereceye kadar anlayışla karşılanabilir- ihlal etmemiştir.
Lübnan devleti ve hükümetinin iznini almadan Suriye rejimi ile birlikte sivillerin öldürülmesi, şehir ve köylerin boşaltılması ve demografinin zorla değiştirilmesi ile sonuçlanan bir savaşa girişerek de bunu hiçe saymıştır. Buna bir de yine Lübnan devletinden izin almadan yabancı hükümetler ile doğrudan, düşman ülkeler ile dolaylı olarak 3’üncü bir taraf aracılığıyla müzakareler yürütmesini ekleyebiliriz.
Bubay ve pilot Samir Hanna, gösterici Haşim Selman, milletvekili ve eski bakan Boutros Harb’a suikast girişiminin de aralarında olduğu adam öldürme ve suikast girişimlerinde bulunmakla suçlanan kişileri teslim etmeyi redderek, gümrük vb. ithalat için gerekli izin ve ruhsatları almadan Lübnan içerisinde askeri bir cephane kurarak devletin bütün yasa ve hukukun olan bağlılığını bir kenara itmiştir.
Son olarak da anayasaya olan bağlılığını, devletin işleyişini engellemek ya da ortak yaşam kurallarına uymamak gib farklı şekillerde birçok kez ihlal etmiştir. Hatta Taif Anlaşması’nı imha etmeye çalışarak, iç anlaşmazlıkları çözmek için silahını kullanarak, diğer dini ve mezhebi unsurları yok etmek için yoğun bir çaba harcayarak anayasayı ortadan kaldırmaya çalışmıştır.
Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın başbakanın yetkileri ile ilgili başlatmış olduğu yeni savaş; başbakan ile partisinin başkanı ve Saad Hariri başkanlığındaki hükümette bakan olan Cibran Basil’i aşma, kuşatma, asimile ederek kasıtlı olarak marjinalleştirme aracılığıyla gizliden yürütülürken dün cumhurbaşkanlığı sarayından yapılan açıklamalar ile aleni hale geldi.
Bugün Başbakan Hariri, saldırı bahane edilerek Dürzü topluluğuna nüfuz etmeyi ve birliğini bozmayı amaçlayan ve komplo kokusu aldığı şeye karışmayı reddettiği için siyasi, hukuk ve güvenlik açıdan kuşatılmaktadır.
Siyasi açıdan; Avn bu yeni girişimi ile Başbakan’ı, 2 kişinin hayatını kaybettiği Kabr Şamun olayını Hizbullah, Avn ve müttefiklerinin az bir oranla çoğunluğa sahip oldukları Bakanlar Kurulu içerisinde ele almaya ve tartışmaya zorlamak istemektedir.
Hizbullah ve Avn’ın amacı; olayın görevi sadece ülkenin güvenliğini tehdit eden davaları görüşmek olan Yargı Konseyi’ne taşınmasını sağlayarak sosyolist ve Dürzilerin lideri olan Velid Canbolat’a şantaj yapmak ya da kendisini bitirmek için siyasi bir suçlama yöneltilmesini sağlamaktır.
Hukuki açıdan; olayı araştırmakla görevli yargı makamlarının değiştirilmesi ve dosyanın Avn’a bağlı olan Adalet Bakanı’nın sorumluluğuna verilmesidir.
Güvenlik açıdan ise; delillleri karartma ve değiştirme, sahte ve uydurulmuş veriler icat etme ve bunları istihbari bilgiler oldukları iddiasıyla dosyaya ekleme oyununu başlatmak için dosyanın, Hizbullah ve Avn’ın siyasi ve mezhebi olarak Hariri’ye bağlı olduğunu düşündükleri “Devlet Güvenlik Cihazı”ndan alınmasıdır. 2005 yılı öncesinde de birçok kez Suriye-Lübnan güvenlik cihazına muhalif olanlara karşı ilan edilen savaşta, bu oyuna başvurulmuş, sahte suçlama ve deliller icat edilmişti.
Avn Hareketi en başından beri olayların merkezindeydi hatta büyümesinin ve patlamasını sağlayan güçtü. Bugün de hedef yelpazesini, en güçlü Hristiyan müttefikleri Samir Caca’yı da es geçmeden Canbolat’tan Hariri’ye genişletmiş bulunmaktadır. Avn’ı cumhurbaşkanı olarak dayatan ve ülkenin fiili hakimi olan Hizbullah ise daha ilk andan Avn ve siyasi araçlarının safında yer aldığını deklare ederek Genel Sekreteri aracılığıyla açıkça ve lafı eğip bükmeden yaşananlarda parmağı olduğunu vurguladı.
Şu anda, Hizbullah ve onun arkasında İran rejimi, Devrim Muhafızları ve Esed rejimi ile güvenlik cihazından geride kalanların neler istediklerine dair hiçbir şüphe kalmadı. Hizbullah ve Lübnanlı bağlantılarının yapmaya çalıştıkları ile Körfez bölgesinde yaşananlar ve Suriye için planlananların hiçbir şekilde ayrı olmadığını iddia ediyorum.
Aslına baktığımızda Hizbullah ve Lübnan ile Suriye’de kendisine bağlı olanlar, Yemen’de Husilerin uyguladıkları plan ı uygulamaktadırlar. Çünkü emir aldıkları ve bağlı oldukları yer ile hedefleri aynıdır.
Unutmamak ve uzun yıllar Mollalar rejiminin ve Arap takipçilerinin en büyük amaçlarının Kudüs’ü kurtarmak(!) olduğunu zannedenlere de hatırlatmak için Hizbullah Genel Sekreteri’nin şu sözüne yer vermek istiyoruz:”Bugün, 56 veya 57 yaşlarındayım ve eğer bana hayatımda benimsediğim en iyi tutumun ne olduğunu sorarsanız sizlere bunun, Yemen’i hedef alan saldırıya karşı tutumum olduğunu söyleyebilirim”. Resmi daha da netleştirmek için son zamanlarda yapmış olduğu; İran’ın saldırıya maruz kalması halinde bölgenin tamamının alev alacağına yönelik açıklamasını da hatırlatalım.
O halde ne Filistin ne de Suriye hatta Lübnan’ın, Hizbullah’ın öncelikleri arasında değildir. Bilakis onun önceliğinin, Akdeniz kıyılarından Babu’l Mendeb Körfezi’ne İran’ın genişlemesini desteklemek olduğu çok açıktır.
TT
Hizbullah'ın paralel Lübnan devleti: İran'ın bölgesel projesi
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة