Bir süredir, Lübnanlılar ahlaki meseleleri geleneksel ve dar yorumlar üzerinden hararetle tartışıyorlar. Sorunlar elbette yeni değil, ancak güçlü bir şekilde yayılıyor.
Sanat ve yaratıcılık, her biçimde, ilk mayın tarlasıydı ve hala da öyle. “Meşru’ Leyla” müzik grubu günümüzde en belirgin başlık olarak duruyor.
Siyaset bilimciler ve sosyologların üzerinde birleştikleri bazı genellemeler var; Kırsal ve varoş bölgelerde bu konulara duyarlılık şehirlere göre daha yüksek oluyor ve düşük eğitim seviyesi ve fakirlik ışığında daha da büyüyor. Fakat aynı zamanda, belirsizlik ve endişenin egemen olduğu dönemlerin de bunda etkisi var, zira ne şimdiki zaman ne de gelecek berrak değildir. Ülke, 2000 ve 2005 yıllarında iki kurtuluş mücadelesine sahne oldu, ancak işler kötüye gitti, bazıları ise ‘bizler ömrümüzü sadece kurtuluş mücadelesi için harcıyoruz ancak yeni bir şey inşa edemiyoruz’ demeye başladı!
Bu eğilimin geleneksel bir kökü var mıdır tarihsel gelişimini ve zikzaklarını takip edebilir miyiz? Lübnan’ın son derece muhafazakâr bir kimliğe sahip olduğunu hatırlatmakta yarar var. Değer alarak, Doğu Arap ve güney Avrupa arasında gidip gelmektedir. Bazı faktörler var ki söz konusu muhafazakâr kimliği normal dişin azı dişe dönüşmesi gibi sarsılmaz bir hale dönüştürmüştür.
Kentlerin ortaya çıkışında göreceli gecikme, kent kültürünün zayıflığı, kırsal kültürün yaygınlığı, mezhep temelli çatışmalar, kimliklerin öne çıkması (dini, ahlaki ve değer olarak), din adamların sarsılmaz otoritesi ve rolü bu faktörlerden bazılarıdır. Yüceltme ve genelleme kültürünün oldukça yaygın olmasını da burada zikredebiliriz.
Geleneksel olarak, bu en az iki cephede kendini göstermiştir; iki cephe uzak bir arka plan oluşturur:
-Ataerkil ve muhafazakâr politikacıların yüzdesinin yükselişi; (merhum cumhurbaşkanları; Fuad Şihab, Süleyman Franjiye, Raşid Karami ve merhum iki kutup Kemal Canbolat ve Piyer Cemayel). Din adamları ki doğrudan veya dolaylı siyasetteki payları zaten malum (Musa es-Sadr, Hasan Halid, genel olarak patrikler ve müftüler, daha sonra Hasan Nasrallah). Siyasi yaşam, puritan bir yapıda değildir, kapalı cemaat yapısına sahiptir, ancak mistik/tasavvufi bir taraf da enjekte edilmiştir.
1970'lerin sonuna kadar, kültürel üretim kırsal yörüngesinde devam etti; ya nostaljik bir çağrışım ya da meselenin özünü ortaya koyma tercih edilirdi. Bu iki manevi kardeş etkisini sürdürdü, ancak gerçek zenginlik roman ve şiirle devam etti. Belki de bunun tek istisnası görsel sanatlarda yaşandı, zira Omar Onsi ve Mustafa Ferruh kente doğru yöneldiler ve bunun ticaretini de yaptılar. Ömer Fahuri ve Muhammed İtani bu akımın dışında kalmayı tercih ettiler. Zihin ve zevk inşası kırsala ve Beyrut'ta ikamet eden temsilcilerine bırakıldı.
Savaşların neden olduğu bu arka planlar, 1975'te başlayan iç savaşla yeniden alevlenmeye başladı ve şu eğilimler daha da güçlendi: acı ve duygusallık, şiddet ve onu yüceltme, kaygı, yoksullaşma, kimliklere artan bağlılık, korunma ihtiyacı, kentin rolünün azalması, vatandaşların yeniden asli vatanlarına dönüşü, tarihi bir ortak paydaya sahip olmayan yerinden olmuş insanların ortak bağlantılar üzerinden yeniden kendini bulması…
Bu anlamda, savaş, bir kesinti anı olarak, önceki ahlaki kontrol biçimlerini ve 1969’da bazı etnik cemaatler tarafından dillendirilen “ılımlılık” söylemelerini sonlandırdı. “Dini Düşüncenin Eleştirisi” adlı kitabı nedeniyle, o zaman Beyrut'ta ikamet eden Suriyeli düşünür ve felsefeci Sadık Celal el-Azm birçok adli soruşturmaya maruz kaldı. Fakat Müslüman ve Hıristiyan din adamları onun özgür kalması gerektiğini söylediler, Musa es-Sadr ve Nedim el-Cisr gibi bazıları da onunla diyalog kurdular, tanınmış avukatlar onu savundular ve mahkeme tutanakları kitabının yeni baskısında ek olarak neşredildi.
Bu ceza savaş tarafından bertaraf edildi. Ancak başka cezalar onu takip etti zira kendisi bizzat savaşçıydı. En tutarlı ve sistematik eleştirileri sıralamaktan vazgeçmedi, zira biliyordu ki siyaset, ahlakı ideolojik bir kalıba sokar ve ahlakla sağlıklı bir iletişim kurulmasına mani olur. Bunun örnekleri her zaman ulusalcı ve sol partilerin hicivlerinde görülür: “Lübnan demek Hizmetler, turizm ve yaz tatili demek midir? Beyrut’u sadece hovardalık ve çılgınlık yapmak için mi istiyorsunuz?!” Madem öyle otelleri yıkıp siperler kazın!”
Şehir hicivleri yeni kalıplarla ifade ediliyor olsa da her zaman vardı ve olmaya devam edecek; Sol, tüketim karşıtlığının ara yüzüdür, Milliyetçi, sömürge karşıtlığının bir tezahürü gibidir, Politize olmuş dindar, yoldan çıkma ile kötülük arasında gidip gelmektedir. Bu eleştiri kültürü savaştan önce doğdu ve devam etti. 1983 - 89 yılları boyunca bu türden eleştiriler sahada ete kemiğe büründü, yabancıların kaçırılmasını ve savaşçıların ölüm ve suikastları yüceltmesini bu bağlamda zikredebiliriz. Daha sonra, Refik Hariri ve onun ticari merkez projesine karşı çıkma bağlamında bu eleştiri kültürü yeniden canlandı.
Taklit, modern Arap şiirinde vazgeçilmez bir yere sahiptir ve sadece Lübnanlı şairler kullanmaz. 1959'da örneğin, Ahmed Abdulmuti Hicazi ünlü "Kalpsiz Şehir" isimli eserini yayınladı. Parti sadakatinin sorumluluğunu tamamen de üstlenmek istemeyen Hicazi, Mısır'da Baas Partisi'ne güzellemeler düzen az sayıdaki genç entelektüelden biriydi. Ancak Lübnanlı bir şair Halil Havi, şehir hicivlerine dair en sert şiirler yazdı. Avrupa başkentlerinde ilgi çekici şeyler aradı yalnızca “maskeli balolar”, “rahiplerin şehvetleri”, “kömür sisi” ve “alışveriş festivalleri” gibi şeyler bulabildi ve bu arada Beyrut'a geldi, entelektüel düşüncenin her yerde yaygın olduğunu sadece çekirdek halinde olduğunu ve geliştirilmesi gerektiğini keşfetti. Havi, gençliğinde ulusalcı bir Suriyeli idi, daha sonra Baas Partisinde etkilendi ve 1982'de -bir rivayete göre- İsrail işgalinden bunaldığı için intihar etti.
Ahlaki hicivler, Rusya 1917 ve İran 1979'da olduğu gibi, devrimleri takip eden kısa süreler dışında, bu devrimci eğilimlere sık sık yöneltildi. Hicivler her zaman devrimci rejime yönelik olurdu. Benzer bir “Rejimi” bu ülkede kuran ve sağlamlaştıran Hizbullah’tır.
Herkes onun füzelerini takip ediyor ve hatta ağaç füzeler taşıyarak bu durumu yüceltiyor, ancak hiç kimse hicvetmiyor, son ahşap füzenin “Meşru’ Leyla” müzik grubuna isabet ettiğini de söyleyelim.
TT
Lübnan ve 'Ahlak' meseleleri hakkında!
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة