Sam Mensa
TT

Lübnan: Çökme korkusunu kim giderecek?

Muhtelif akımlardan oluşan Lübnan atmosferine, şiddetli siyasi kriz, yaklaşan ekonomik ve finansal çöküş ile ilgili tartışmaların çoğalması nedeniyle bir sıkıntı durumu hâkimdir. Lübnanlıların, krizleri ve savaşları ile son 50 yıl boyunca bu tür baskıcı ortamlarda yaşamaya alışmış oldukları doğru fakat gerçekler her zaman karamsar beklentileri yalanlamış ve her şey olduğu gibi uçurumun kenarında sallanmayı sürdürmüştür.
Ama bugün içinde bulunduğumuz durumda gerçeklik, Lübnanlıların “tekrar ayağa kalkma” yeteneklerini tanımlamak için başvurdukları Feniks kuşu efsanesinin büyüleyiciliğine güvenmememizi gerektiriyor. Çünkü ülke, geçmişte deneyimlediği hayati, politik, güvenlik, ekonomik hatta ahlaki krizleri aşan ciddi problemler ile karşı karşıya bulunuyor. Bugün Lübnan’ın önünde karmaşık, varlığını tehdit eden 5 yakın tehlike/kriz var.
İlk olarak; uzmanlara göre mali durum son derecede tehlikeli bir noktaya ulaşmış durumda. Kötü yönetim, yolsuzluk, israf ve acizlik bu durumu daha da ileri boyutlara taşıyor. Birikmiş borçlar, yüksek faiz oranlarının gölgesinde kuruluş maliyetlerinin de yükselmesi nedeniyle iç ve bölgesel yatırım fırsatlarının gerilemesi gibi diğer sorunların çözümlenebileceğine dair hiçbir iyi yönde işaret vermiyor. Buna bir de ABD dolarına olan talebin yükselmesi ve dışarıya para transferinin artması ile ödeme dengesinin bozulmasını, Merkez Bankası döviz rezervlerinin azalmasını eklemeliyiz. Ayrıca inşaat, turizm, ticaret ve bankacılık gibi geleneksel sektörlerde görülen önemli gerileme ve yavaşlama, Lübnan’ın ekonomik güvenirliğinin azalmasına ve Lübnan Lirası’nın değer kaybetmesinden duyulan haklı ve ciddi korkuların büyümesine yol açmaktadır. En tehlikelisi de ülkenin yaşamakta olduğu ekonomik ve politik baskılar altında bankacılık sektörünün çökmesidir.
İkincisi; Washington ve Tahran arasındaki krizin tırmanması, birden fazla Arap ülkesinde yaşanan savaş ve devrimlerin yansımaları nedeniyle bölgede gerilim ve çekişmelerin yükselmesidir. Aslında Lübnan’ın mustarip olduğu kendine özgü problemler olmasa belki de bölgedeki gerilimlerden diğer ülkeler kadar etkilenmesi mümkün olabilirdi. Bu problem; Hizbullah’ın ülkenin kriz, fitne ve Suriye ve Yemen’deki savaştan ülkenin İsrail ile olan güney sınırlarına kadar savaşlarında oynadığı rol ve son olarak da Lübnan’ı İran-ABD krizine müdahil etmesidir. Hasan Nasrallah, İran’a olan tam bağlılığını ve onun yanında yer aldığını vurgulayarak Lübnan’ı alttan alta gelişen gizli bölgesel ve küresel savaşın bir tarafı yapmış ve Lübnan’ı şu üçlü tehlikeye maruz bırakmıştır:
-Sınırda kontrolsüz ya da kasıtlı tacizler veya olaylar ile İsrail ile güvenlik konusunda gerginlikler yaşanması hatta savaş çıkması.
-Suriye’de İran ve Hizbullah mevzilerinin sürekli bir şekilde İsrail’in hava saldırlarına maruz kalmasının -özellikle de belirli kuralların aşılması halinde- durumun kontrolden çıkmasına yol açması.
-En büyük tehlike de İran ile ABD arasında bir savaş çıkması halinde Hizbullah’ın vereceği tepkidir. ABD, İran’a yönelik sınırlı bir askeri operasyon düzenlese bile bunun Lübnan’a güvenlik, politik ve ekonomik yansımalarının olacağı kesindir.
Üçüncüsü; Hizbullah'ın "Hristiyanların haklarını koruma ve kaybedilen kazanımlarını geri alma" sloganı altında ülkenin tanık olduğu tutum ve uygulamaları hafife alınmamalıdır. Çünkü bu kampanyayı; Hizbullah’ın devletin bütün kılcal damarlarına sızmak için Lübnan’da düzenlediği ve kendisine “yumuşak darbe” adını verdiğimiz projenin arka arkaya sahnelenen bölümlerinden bir bölüm olduğu gerçeğinden uzakta değerlendiremeyiz. 2005 yılında Refik Hariri suikasti ile daha önce görülmemiş bir sertlik ile başlayan bu darbeyi, siyasi gelişmeler ve güvenlik alanındaki çalkantılar takip etmişti. Özgür Yurtsever Hareketi ile varılan uzlaşı aracılığıyla Hristiyanların da kısmi desteğine sahip oldu. Ardından mecliste çoğunluğu sağlayarak üstünlüğün kendi elinde olduğu bir dizi müzakareler ile yürütme organını ele geçirdi. Bugün de cumhurbaşkanının rolü ve otoritesini aktifleştirme tartışmasını başlatarak bir yandan başbakanı kuşatmaya ve yetkilerini baltalamaya diğer yandan da Sedir Devrimi’nin en büyük sembollerinden biri olan Velid Canbolat’a öldürücü bir darbe yöneltmeye çalışıyor. Velid Canbolat ile Hizbullah ve Suriye’ye yakın olan Talal Arslan arasındaki kriz, kahramanları figuranlar olan ve Canbolat ile eski hesapları tasfiye etme ve gücünü zayıflatma amacını taşıyan kötü bir tiyatro oyunundan ibarettir.
Akıllı hiçbir gözlemci, Dışişleri Bakanı ve Özgür Yurtsever Hareket (ÖYH)  Genel Başkanı Cibran Basil’in Hizbullah ile uyuşmadığını düşündüren bazı tutum ve açıklamalarına rağmen ana müttefiği ve sponsoru Hizbullah’ın desteği ve yardımı olmadan atacağı adımların gerçek anlamda ona ait olduğuna inanmamaktadır.
Hizbullah ekseninin güçlenmesine, Taif anlaşmasının yeniden düzenlenmesi ile ilgili sızıntılara, yönetimin ele geçirilmesine ve destekçilerle doldurulmasına tanıklık eden bu süreç, Hizbullah ve ÖYH’nin vardıkları uzlaşmanın bir sonucundan başka bir şey değildir. Bu uzlaşma, “Doğu Hristiyanlarını koruma” sloganı altında Lübnan’ı, İran-Suriye ya da bilinen adıyla “karşı koyma” eksenine bağlamıştır. Ama aslında Lübnanlı Hristiyanlar için bu, Lübnan’ın bir oluşum olarak ortaya çıktığı 1920 yılıdan beri en büyük tehlikeyi oluşturmaktadır.
Dördüncüsü; İsrail-Filistin çatışmasını çözme çabaları ya da Suriye’deki savaşın sonuçları açısından olsun iyiye işaret etmeyen bölgesel göstergelerin gölgesinde Lübnan’daki mülteciler ve göç sorunun yansımalarıdır.
Lübnan’da 1,5 milyondan fazla Suriyeli ve Filistinlinin varlığı ve içinde yaşadıkları koşullar, hafife alınmayacak kadar önemli bir ikilem oluşturuyor. Ayrıca ülke için bu sorun saatli bir bomba gibi. Ama hem devlet hem de halk olarak bu probleme ırkçı bir şekilde yaklaşmamız, ırkçı tutumları hafife almamız ya da onlara karşı hoşgörülü olmamız da mümkün değil.
Beşincisi; bu yılın sonunda Hariri ve arkadaşlarının suikasti davasının görüldüğü uluslararası mahkemenin kararını açıklaması bekleniyor. Mahkemenin, iddianamede adları geçen sanıklar –bunlar Hizbullah üyeleri ya da onun müttefikleridir- suçlu bulması halinde Lübnan’ın bu kararlara vereceği tepki büyük bir öneme sahiptir. Bu kararları hiçe saymak bir felakettir çünkü bu başka cinayetlerin işlenmesine izin vermek gibidir. Bu kararlara ve gerektirdiği uygulamalara bağlı kalmak ise Hizbullah ile doğuracağı sorunlar ve kargaşa nedeniyle daha büyük bir felakettir. Tabii bu, Hizbullah’ın elinde olan Lübnan resmi makamlarının kararlara uyması halinde geçerlidir.
Yaklaşmakta olan bu tehlikelerin ışığında, yapısı ve oluşumları arasındaki anlaşmazlıklar ile mevcut hükümetin bu tehlikelerle yüzleşme ya da bir çözüm bulma veya felaket sonuçlarını azaltmak için ciddi yaklaşımlar ortaya koyma gücü var mıdır? 9 ay süren kuruluşundan bu yana yolsuzluk, elektrik, çöp vb. daha az tehlikeli ve önemsiz sorunları bile çözememiş iken yukarıda saydığımız 5 problem gibi tehlikeli problemeleri çözebilir mi? Hükümetin bunları çözecek güç ve yeteneğe sahip olmasından önce acaba bu tehlikeler ile yüzleşmeye niyeti var mı? Hükümetin büyük bir bölümü bunları gerçekten de tehlike olarak görüyor mu? Bir kez daha gerçekler, bu sorulara olumsuz yanıtlar vermemizi gerektiriyor. Çünkü bizim tehlike olarak gördüklerimizi Hizbullah, ülke ve karar mekanizmaları üzerindeki hakimeyetini güçlendirecek araçlar olarak görüyor.
Bütün bunlar bizleri şu soruyu sormaya zorluyor, bu krizden çıkmamızı sağlayacak uygun çıkış kapıları var mı? Ülkede, içine sıkışıp kaldığımız çerçeveyi kırıp çıkmamızı sağlayacak alışılmışın dışında farklı yaklaşımlar icat edecek bilge kişiler kaldı mı? Örneğin, eski başbakanların girişimini aktifleştirmek, buna eski cumhurbaşkanları ve siyasi liderleri ekleyerek genişletmek mümkün mü?
Birileri Lübnan’ın trajedisini şu şekilde özetlemiş; ”Lübnan’da bir devlet değil yönetim var”. Peki, büyük Lübnan devletinin kuruluşunun 100’üncü yıldönümü yaklaşırken acaba biz neyi kutlayacağız?