8’inci yüzyıldan itibaren başlayan Endülüslü emirlikler döneminde İspanya’da birçok cami inşa edildi. 15’inci yüzyılın sonlarında İber Yarımadası’nın yeniden ele geçirilmesiyle bu camilerin büyük bir çoğunluğu kiliseye çevrildi.
İstanbul’un 1453’teki fethi ile de Bizans kiliselerinin camilere dönüşme süreci başladı. Camiye dönüştürülen ilk ve en büyük kilise de ünlü Ayasofya’ydı (daha sonra müzeye dönüştürüldü).
Bu 2 durum ve diğer benzeri durumlarda, konu dinden önce fetihti. Bir hanedanın hakimiyetinin pekiştirilmesi inançtan önce geliyordu. Ancak o dönemlerde dünya kendisini dine göre okuyor, karşı tarafa yönelik düşüncelerini yine dine göre şekillendiyordu. Böylece ibadet yerlerinin dönüştürülmesi otomatik olarak belirli bir dine inanan grubun başka bir dine inanan gruba karşı zaferinin, bir hanedan gerilerken diğerinin yükseldiğinin ve genişlediğinin bir ifadesi haline geldi.
Bugün de bizleri o dönemlere geri götürmek, bunlara gerekçeler sunmaya gönüllü olanlar var.
Bizleri bu hatırlatmayı yapmaya iten şey; Iraklı meslektaşımız Muhammed Halef’in hazırlamış olduğu ve “Daraj” sitesinin yayınladığı, Avrupa’da ve özellikle de Almanya’da Müslüman toplulukların kiliseler ve Hristiyanlara ait dini merkezleri satın alarak camiye dönüştürmeleri ile ilgili hazırlamış olduğu haberdi. Nitekim bunun gibi bir eylemin neden olduğu ilk büyük patlama da 2015 yılında yaşanmıştı: Almanya’da bir İslam merkezi, Hamburg’ta bulunan Capernaum Kilisesi’ni satın alarak camiye dönüştürmüştü. Tahmin edildiği gibi bu, büyük bir kıyamet koparmıştı.
Bu sorunun değişen ve kesişen birçok yönü var.
Bir yandan Avrupa’daki Müslümanların da herhangi bir ülkedeki herhangi bir dini topluluk gibi kendi ibadet yerlerini inşa etme hakkı olduğu açıktır. Bu tartışılmaz bir haktır. Ancak özellikle de Müslümanlara ve camilerine karşı İngiltere’nin Birmingham şehrinde, California ve Norveç’te ise daha küçük çapta tanık olduğumuz, Yeni Zelanda saldırısı ile de zirveye ulaşan ırkçı ve terörist saldırıların ardından ki Çin’de camilerin yıkıldığı ile ilgili neredeyse kesin bilgilerden bahsetmiyoruz bile Müslümanların hem aşırılık yanlısı grupların hem de resmi terörizm tarafından hedef alındıklarını açıkça söyleyebiliriz.
Diğer yandan ılımlı bir Avrupalı laik de cami inşasında aşırıya kaçmanın iyiye işaret etmeyen bir ayrımcılık olduğunu düşünebilir. Bu mutlaka, onun İslam ya da cami inşasına karşı olumsuz bir tutum benimsediği anlamına gelmez. Bilakis bu, Hristiyan olan Avrupa’nın artık eskisi gibi olmadığı anlamına gelir. Avrupa’da artan sayıda birçok kişi, dini bilinç ve uygulamalarından, dünyayı kilisenin yorumundan yola çıkarak değerlendirmekten uzaklaşıyor. Dolayısıyla son 20 yılda özellikle de Almanya’da tanık olduğumuz kiliselerin kapatılması, satılması ya da kiraya verilmesi olgusunun arkasındaki en önemli ve öne çıkan neden budur. Bu yüzden yüzlerce kilisenin yokluğunun bıraktığı boşluğu camiler ile doldurma çabası hoş görülmeyebilir. Çünkü dinden uzaklaşanlar için bu eylem, kendilerinin uzaklaşmak istedikleri bir dönemin ve bilincin pekiştirilmesi anlamına geliyor.
Oysa mültecilere ve göçmenlere en çok sempati duyan, ötekine, tarihine ve kültürüne açılmayı, İbn Haldun, İbn Rüşd, Gazali ve Müslümanların göçlerinin Avrupa’ya tanıtabileceği diğer şahsiyetleri tanımayı en çok isteyenler bilhassa bu eleştirel ortama mensup kişiler arasından çıkıyor.
Ancak Avrupa ülkelerinde Müslümanlar yanında Yahudileri de hedef alan ulusalcı aşırı sağın yükselişi hatırlandığında bu meselenin ciddiyeti de artıyor. Irkçılığın gerekçelere ihtiyacı olmadığı doğru ama var olduğunda bu gerekçeleri kullanmaktan kaçınmayacağı da bir gerçek. Irkçılar bugün, cami yapımlarını, kiliselerin yerini almalarının sembolizmini, artan sayılarını “Avrupa’nın İslamlaştığı”na yönelik efsaneleri yaymak, daha büyük bir halk desteği elde ederek siyasi hayatta daha iyi konumlara gelmek için gerekçe olarak kullanıyorlar. Farklı biçimleri ile Rusya’nın kışkırtmaları ile Avrupa ülkelerinde doğum oranlarının azaldığı yani “Çoğalan Müslümanlar bizi yiyecek” düşüncesinin sürekli bir biçimde hatırlatılması da buna hizmet ediyor.
Yine geçmişin yani kazanan tarafın kimliğine göre ibadet yerlerinin değiştirilmesi olgusunun eşlik ettiği fetih ve istila dönemlerinin gündeme getirilmesi de buna hizmet ediyor. Hem İslamcılar hem de Batılı faşistler bunda ortaktırlar. Son olarak; Humeyni’nin Salman Rüşdi hakkında 1989 yılında verdiği fetva gibi iletişimin koptuğu sıkıcı anları her zaman hatırlatan kişiler de vardır. Nitekim bazıları bu fetvanın, özellikle de aramızda yaşayan bazı Müslüman bireylerin bu fetvanın araçları olduğu göz önüne alınırsa kimlik krizini küresel bir sorun olarak açtığını düşünüyor.
Bu yüzden herhangi bir yerdeki cami yapımına, Nazilerin gamalı haçı içeren, istila ve İslamlaşmadan bahseden ifadelere yer veren kışkırtıcı afiş ve broşürlerin ortaya çıkışı eşlik ediyor.
Eski zamanları taklit eden Müslümanlar şimdiki zamanda zarar gören ilk kişiler olacaktır. Çünkü ilk olarak, medeniyetler ve kimlikler çatışması konusu aldatıcıdır. Müslümanların asıl konusu yasal ve sosyo-ekonomiktir. Ama Müslüman göçmen ve mültecilerin göç ettkileri ülkelerde böyle bir savaşı kazanamayacakları da açıktır. İkincisi; ulusalcılık ve popülerizmin yükseldiği, duvarlar, surlar ve kaleler ile ilgili söylemlerin canlandığı, bütün göçmen ve mültecilere düşmanlığın arttığı bir dönemde yaşadığımız için son derece sorumlu davranmamız –başkasından önce kendimize karşı- gerekmektedir.
Bu noktada; “anayasanın üstünde” ve “hukukun üstünde” olarak niteleyebileceğimiz bir durumda olduğumuzu belirtmeliyiz. Çünkü ırkçılık pusuya yatmış fırsat kolluyor ve insanların hayatları tehlikede.
TT
Irkçılık pusuda beklerken cami ve kiliseler
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة