İngiltere, Brexit yüzünden bir çılgınlık dalgası yaşıyor. Sanki tüm ülke, toplu orta yaş kriziyle karşı karşıya. Bugün birçok ekonomik ve sosyal kararlar askıya alındı. Buna paralel olarak ülkenin iki büyük partisi (Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi), “Avrupa Birliği’nden(AB) ayrılmak gerekli mi? Ne zaman ve Nasıl?” soruları hakkında büyük tartışmalara girdi. Bugün İngiltere içerisindeki genel siyasi sahne, güçlü bir yerel etkiye sahip. Bunun için siyasi sahanın, Brexit’in İngiltere’nin dış politikasına etkisi konusunda çok sınırlı bir tartışmaya şahit olması dikkat çekici değildi.
ABD Başkanı Donald Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin yönetimi gibi çeşitli uluslararası aktif unsurların, Brexit’in ilerleme kaydetmesine son derece önem verdiği görülüyor. Çünkü bu unsurlar, sonuçta AB ve İngiltere’nin daha zayıf olacağını düşünüyor.(Bana göre de bu, doğru bir düşüncedir.) Bu durum, otomatik olarak söz konusu ülkelerin uluslararası nüfuzunu pekiştirecektir.
Trump, İngiltere’yi Avrupa’dan ayrılmaya teşvik etmek için Brexit’in İngiltere’nin uluslararası sahadaki konumunu güçlendireceğini dile getirdi. Fakat Washington ve diğer başkentlerden önemli siyasetçilerle yaptığım görüşmelerde işittiklerim böyle değil. Örneğin; dış politikayla ilgilenen ve uzun süreden beri ABD Senatosu’nda Dış İlişkiler Komitesi üyesi üst düzey cumhuriyetçi bir senatörle çalışan önemli bir danışman, ikili görüşmemizde bana şunu söyledi: “Birleşik Krallık’a izafe ettiğimiz konumu fiilen azalttık.”
Diğer ülkeler, İngiltere’nin kararlılığını ve iradesini test etmeye kalkışmasıyla birlikte ülkenin içinde bulunduğu zayıflık belirtilerini fiilen düzeltmeye başladık. Örneğin; İran, Temmuz ayında Basra Körfezi’nde bir İngiliz gemisine el koydu ve gemideki yaklaşık 23 kişilik mürettebatı gözaltına aldı. İngiltere hükümeti, bu hadiseyi “devlet korsancılığı” olarak tanımladı. Fakat İngiltere, 2 Eylül’de yaptığı açıklamada bölgeye drone göndereceğini dile getirse de ilk başta İran’ın bu davranışına çok az tepki gösterdi.
Çin ise, İngiltere ile yaptığı anlaşmanın taahhütlerinden -ki bu taahhütler, Hong Kong’daki hak ve özgürlükleri garantiliyor- vazgeçmeye devam ediyor. Unutmamalıyız ki Birleşik Krallık, Hong Kong’un 1977 yılında sadece bu anlaşmaya göre Çin’e teslim edilmesine onay verdi. Buna rağmen İngiltere, Çin’in tutumuna sert bir karşılık vermedi. Gözlemciler, İngiltere Başbakanı Boris Johnson’un Hong Kong’a karşı tutumundan dolayı Çin’e yönelttiği eleştirilerin Avustralya ve Kanadalı liderlerin eleştirileri kadar sert olmadığını söyledi.
Birleşik Krallık, Brexit’ten sonra bile iç meselelerine yoğunlaşmaya devam edebilir. Zira İskoçya ve belki de Kuzey İrlanda’daki birçok kimse, Birleşik Krallık’tan ayrılma kampanyalarını artırabilir. Onlar, Brexit’i İngiltere olgusu olarak değil de bir tür İngiliz milliyetçiliği olarak görüyor. Dolayısıyla onlar, son İngiliz kolonisi olmak istemiyor.
Buna rağmen Birleşik Krallık, önemli uluslararası bir güç olmaya devam ediyor. Nitekim Birleşik Krallık, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki(BMGK) 5 daimi üyeden biridir. Ayrıca o, Avrupa’nın en güçlü iki askeri gücünden birisidir. (Diğer en güçlü askeri güç ise Fransa’dır.) Londra, önemli uluslararası finans başkenti olmaya devam ediyor. İngiliz medya organlarının ve şirketlerinin nüfuzu ve etkisi devam edecek.
Şimdi Ortadoğu hakkında neler söyleyebiliriz? İngiltere, Brexit’ten sonra politikasını değiştirecek mi?
Belki de bazı yönlerden evet. Fakat unutmamalıyız ki Birleşik Krallık, AB’nin bir parçasıyken bile önemli meselelerde net anlaşmazlıklar vardı. En önemlisi de 2003 Irak Savaşı. Polonya, İtalya, Hollanda ve diğer ülkelerin yanı sıra Birleşik Krallık, Saddam Hüseyin’i devirmek için ABD’nin öncülük ettiği harekete destek verdi. Öte yandan Fransa, Almanya ve diğer AB ülkeleri, ABD’nin bu harekete yönelik yardım çağrılarını reddetti.
İran konusu ve İsrail-Filistin meselesiyle ilgili olarak, bugün İngiltere ve AB arasındaki mevcut fikir birliği, Brexit’ten sonra değişebilir.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, geçen ay Londra ziyaretinde, ABD’nin “anlaşmasız Brexit” konusunda istekli olduğunu dile getirdi. Bolton, gerçekleşmesi uzun yıllar sürecek kapsamlı bir anlaşmanın kabul edilmesini beklemek yerine ABD’nin İngiltere’yle sektör bazlı hızlı ticari anlaşmalar imzalamaya hazır olduğunu söyledi.
Ancak Bolton’un açık bir şekilde dile getirmediği bir konu var. Şöyle ki Trump yönetimi, bu müzakereler çerçevesinde Birleşik Krallık’tan ABD’nin İran rejimine yönelik tutumlarını kabul etmesini talep edebilir. Bu da Arap dünyasındaki birçok kimseyi ve İsrail’i sevindirebilir. Öyle ki İsrail, AB tarafından desteklenen İran nükleer anlaşmasının İran’ın orta menzilli nükleer silahlara sahip olma fırsatını artıracağı noktasında Bolton’la aynı görüşü paylaşıyor.
İsrail’le ilgili olarak ise, muhafazakârlar iktidarda olduğu müddetçe Birleşik Krallık, zaman zaman İsrail’e karşı çıkan AB’yle aynı fikirde olmak yerine, Brexit sonrası dönemde ABD’nin tutumlarına daha yakın bir şekilde hareket edebilir. Örneğin; Bakan Michael Gove, geçmişte The Times gazetesinin yayınladığı bir makalede Birleşik Krallık’ın, büyükelçilik binasını Tel Aviv’den Kudüs’e taşıması gerektiğine işaret etti. Ayrıca kendisiyle görüştüğümde de bu konuya vurgu yaptı.
Geçen Temmuz ayında yeni Maliye Bakanı Sajid Javid, 19 yıldan bu yana İngiltere hükümeti içerisinde Kudüs’teki ağlama duvarını ziyaret eden ilk bakan oldu. Laik bir Müslüman olan Javid, Pakistan doğumlu anne babasıyla aile tatilini geçirmek için çocukken İsrail’i ziyaret etti. Javid, İsrail’i desteklemeye devam etti. Hatta siyasete girmeden önce balayını İsrail’de geçirdi.
Uganda-Hint uyruklu bir ailenin çocuğu olarak Londra’da dünyaya gelen İçişleri Bakanı Priti Patel, İsrail’i destekleyen bir diğer bakandır.
Başbakan Boris Johnson ise, çeşitli konularda İsrail’e destek verirken başka konularda aynı desteği vermedi. Johnson, daima popülaritesi olmayan bir tutum olmasına rağmen öğrenciyken Oxford Üniversitesi Öğrenci Birliği içerisinde Yahudi devletini destekledi ve yaz tatillerini Kibbutz’da geçirdi.
Johnson, Dışişleri Bakanı olduğu zaman, İsrail’e uygun olmayan bir şekilde odaklanmasından dolayı BM’ye bağlı İnsan Hakları Konseyi’ni eleştirdi ve bunun barışa zarar verdiğini dile getirdi.
Bununla birlikte Johnson, Gazze Savaşı sırasında İsrail’in tepkisini “uygunsuz”, “çirkin” ve “trajik” olarak tanımladı. Ayrıca Johnson, “Churchill” adlı kitabında İsraillilerin Filistinlilere karşı yüz kızartıcı davranışlarından ve Filistin yönetiminin perişan durumundan bahsetti.
Johnson, eskiden kökenlerine işaret ederken Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan atalarından dolayı kendisini “adam şeklinde bir pota” olarak tanımladı. Zira Johnson’un büyük dedesi, Türk-Çerkes gazeteci Ali Kemal’dir. Annesinin büyükannesi ise Litvanya doğumlu Yahudi bir kadındır.
Ancak kendisiyle birçok kez görüştüğümden( Bir defasında Prag’da uzun öğle yemeğinde bir araya geldik. Bu görüşmede Avrupa’ya bu kadar düşmanlık duyduğunu dile getirmedi.) dolayı bildiğim kadarıyla Johnson’un Müslüman ve Yahudi kökeni, onun dış politika vizyonunda en ufak bir önem taşımıyor. Aslında Johnson, son derece İngiliz merkezli bir vizyona sahip. Nitekim o, Eton ve Oxford’da eğitim gördü ve Oxford Üniversitesi Öğrenci Birliği’nin başkanıydı. Bullingdon Kulübü’nün bir üyesiydi. Bunların hepsi de İngiliz kurumunun içerisindeki oluşumlardır.
Muhalif İşçi Partisi’nin lideri Jeremy Corbyn’ın iktidara gelmesi halinde bunun, Brexit sonrası dönemde İngiltere’nin Ortadoğu’ya yönelik politikasında büyük bir değişikliğe yol açacağını düşünüyorum. Johnson’un önümüzdeki haftalarda erken seçimlere yönelik bir çağrı yapması halinde bu durum, gerçekten yaşanabilir.
İngiltere tarihinde en radikal sol görüşlü lider sayılan Corbyn, geçmişte İran’daki İslami hükümetin yanı sıra İran tarafından finanse edilen Hamas Hareketi ile Hizbullah’ı güçlü bir şekilde destekledi.
Corbyn, uzun yıllar İran merkezli propaganda kanalı Press TV’nin lehine çalıştı. 2014 yılında kapsamlı İran devrimiyle ilgili bir sempozyuma konuşmacı olarak katıldı ki bu sempozyum, İran devriminin yıldönümü münasebetiyle düzenlenmişti. İngiltere’de İran dini lideri Ali Hamaney’in Özel Temsilcisi Abdulhüseyin Muazzi de sempozyumda konuşmacı olarak kendisine eşlik etti.
BBC kanalındaki bir gazetecinin geçmiş yıllarda İran’a yönelik desteğiyle ilgili sorduğu bir soruya Corbyn, Körfez ülkelerini eleştirerek cevap verdi.
Öyle görünüyor ki Corbyn, ABD’ye düşman olduğu sürece her hükümete hayranlık duyuyor. Geçmişte “Anti-Emperyalizm” kitabında Kuzey Kore rejimini savunan bir bölüm kaleme aldı. Doğu Almanya’ya bağlı Komünist Lider Erich Honecker’a hayranlığını ifade etti.
Bugüne kadar Corbyn, Suriye’de Sünni Araplara yönelik yaptığı katliamlar ve etnik temizlik nedeniyle Suriye rejimini kınamakta ya da Vladimir Putin ve Venezuella Devlet Başkanı Nicolas Maduro gibi liderleri eleştirmekte zorluk çekiyor. Bunun aksine Corbyn, Washington’un müttefiki olduklarından dolayı İsrail’e ve Körfez ülkelerine karşı nefret besliyor.
Corbyn’in iktidara gelmesi halinde İngiltere, AB’nin Ortadoğu’ya yönelik tutumlarından uzak bir şekilde hareket edebilir. Hamas ve İran rejiminin lehine tavırlar sergileyebilir.
*Ortadoğu uzmanı İngiliz gazeteci
*Şarku’l Avsat Özel
TT
Brexit çılgınlığı ve Ortadoğu'ya etkisi
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة