Her hafta Ortadoğu hakkında bir yazı yazmak, bir yandan olayların çokluğu diğer yandan bu olayların zamana yayılmış olması nedeniyle oldukça zor. Makalenin yazılması ile yayınlanması arasındaki süre içinde neler yaşanabileceğini hiç kimse bilmiyor.
Örneğin yalnızca geçen hafta hem İsrail hem de Tunus’ta seçimler vardı. Suriye’nin kaderini belirlemek için Suriye ve ABD’nin yokluğunda Türkiye, Rusya ve İran’ın katılımı ile Astana’da bir toplantı düzenlenmişti.
İran, Suudi Arabistan’ı hedef alan bir saldırı düzenlemişti. Yine bu haberlerden her birine analiz edilmeyi ve yorumlanmayı hak eden ve eşlik eden bir dizi başka haberler de vardı.
Bu yazının konusu olarak özellikle İsrail seçimlerinin seçilmesinin nedeni yalnızca taşıdığı önem değil. Aynı zamanda sonuçlarının İsrail tarafında belirsizliği sona erdirebilecek olmasıdır. Ancak bunun yanı sıra seçimlerin, bölgedeki diğer gelişmelere de bir şekilde yansımalarının olacaktır.
Bu yazı yazılırken aralarında diplomatlar, askerler, polisler, engelliler, hastalar, hastane çalışanları ve mahkumlara ait 180 bin oy da dahil oyların yüzde 97’si sayılmıştı. Yine halihazırda başbakan olan Binyamin Netanyahu, ulusal hükümet konusunu müzakere etmek için Mavi-Beyaz İttifakı lideri Benny Gantz ile görüşmeyi talep etmişti. Tüm bunlar, açıklanan sonuçların gerçeğe en yakın sonuçlar olduğu ve artık değişmeyeceği anlamına geliyor.
Seçimlerden çıkarılacak ilk sonuç, herkes için bir süpriz olduğudur. Çünkü genel eğilim Netanyahu’yu hiçbir şeyin yenemeyeceği yönündeydi. Ancak seçimin galibi ile Netanyahu’nun partisi Likud arasındaki fark çok olmasa da bunun tam aksi oldu. Nitekim seçimlerden birinci çıkan parti 33 sandalye elde ederken Likud 31 sandalye elde etti. Bu tür süprizler son yıllarda düzenlenen seçimlerde yaygın bir hal aldı. Birçok ülkede seçimler artık belirli bir siyasi partinin kesin zaferi ve çoğunluğu elde etmesi ile sonuçlanmıyor. Nitekim Tunus’ta seçmenler, tanıdıkları bütün adayları bırakıp anayasa profesörü ile kara para aklama suçu ile tutuklu bulunan iş adamını seçti. İngiltere’de Muhafazakar Parti; ilk işi parlamentoyu askıya almak, bazı Muhafazakar milletvekilleri, partiden ihraç ederek partinin meclisteki çoğunluğunu kaybetmesini sağlamak olan Boris Johnson’u başbakan seçti. İtalya’da da benzer bir durum yaşandı. Kararsız kalan seçmenler sonunda tanınmayan ve siyasi arenanın yeni olan oyuncuları seçtiler. Bu durum, İsrail’de Mavi- Beyaz İttifakı’nın lideri Benny Gantz için de geçerli.
İsrail seçimlerinin ikinci sonucu; İsrail siyasi toplumunun göründüğünden çok daha karmaşık olduğunun ortaya çıkmasıdır Filistin meselesinin farklı akımlardan İsrailli liderleri en çok meşgul eden mesele olduğuna yönelik Araplar arasındaki yaygın kanıya rağmen kendilerini meşgul eden bunun kadar önemli başka meseleler de var. Birçok Arap ülkesinde olduğu gibi İsrail’de de dindar ve seküler kesim arasındaki bölünme çok derin. Nitekim bunun seçimlere de yansımaları oldu. Seçmenler, bir yanda ulusal birliğe dayanan ve dini partileri dışlayan dar bir siyasi ittifak diğer yanda dini partileri kapsayan geniş bir ittifak arasında seçim yaptı.
Üçüncü sonuç; seçimlerin İsrail’deki Arapların azımsanmayacak bir güce sahip olduklarını ortaya çıkarmasıdır. Nisan ayında gerçekleşen seçimlerde Ortak Arap Listesi Bloku 11 sandalye elde ederken son seçimlerde 13 sandalye elde ederek Knesset (İsrail meclisi) içerisinde 3’üncü parti oldu. Daha da önemlisi birliğin, yasama meclisinde yüzde 21’e ulaşan bir oy gücüne dönüşmüş olması. Açıklanan sonuçların kesinleşmesi halinde: Mavi-Beyaz İttifakı 33, Likud 31, Evimiz İsrail 8, İşçi Partisi 6, Demokratik Birlik İttifakı 5 milletvekilliği elde etmiş olacak.
Bu partilerin desteklediği bir hükümet, mecliste 83 milletvekili ile çoğunluğu elde ederek radikal dinci partileri dışlayıp onların karar alma mekanizmasındaki etkilerini azaltabilir. Daha önce hiçbir etkiye sahip olmayan Ortak Arap Listesi Bloku da, çıkmaz yola giren “İki devletli çözüm” stratejisi yerine “Tek devlet çözüm” stratejisini takip etmesi halinde son seçimlerde elde ettiği güç ile bu kez az da olsa etkili olabilir.
Önceki seçimlere nazaran Arapların bu seçimlerden aldıkları ders, Ürdün nehri ile Akdeniz arasında topraklarda yaşayan ve demografik olarak eşit olan 12 milyon Filistinli ile Yahudi’yi temsil eden tek devletli çözümün uygulamadaki ilk adımı gibidir.
Açık olmak gerekirse bu tür bir düşünceyi ne Filistinliler ne de İsrailliler kabul etmiş değil. Ancak bu karşıt tutuma rağmen, bu köşede daha önce de yazdığımız gibi gerek ekonomik entegrasyon gerekse kademeli olarak büyüyen güvenliğe dayalı bir dizi ortak çıkarlar nedeniyle gerçekçi süreç bu yönde ilerliyor diyebiliriz.
Aslında bu düşünce oldukça yaygın. Son örneği de Filistin Siyaset ve Kamuoyu Araştırmaları Merkezi’nden Hamada Cebr’in hazırladığı ve içinde bulunduğumuz eylül ayında yayınlanan rapor. Hamada bu raporunda 3 temel varsayıma yer veriyor. Bunlar; iki devletli çözümün öldüğü ya da artık gerçekleşmesinin imkansız olduğu, Filistin Yönetimi’nin yıkılmasının an meselesi olduğu, Filistin halkının yaşadığı zorluklar ve Oslo anlaşmasında elde ettiği kazanımların aşınması nedeniyle Ürdün Nehri ile Akdeniz arasında yer alan bölgedeki mevcut durumun devam etmesinin imkansızlığıdır.
Bu varsayımlar içlerinde daha birçok ayrıntıyı barındırıyor. Bunları okumak isteyenler, barışçıl direnişe dayanan bir Filistin yaklaşımı ve stratejisini, Filistinlilerin yüzde 31’i tek devletli çözümü desteklerken Yahudiler’de bu oranın yüzde 20 olduğu gerçeği ile nasıl başa çıkılacağını açıklayan raporun tam metnine okuyabilir. Hamada Cebr’in hazırladığı rapor tek devletli çözüm konusunda ise, İsrail içerisinde yaşayan ve üçte biri federasyon ya da konfederasyon şeklinde olsun tek devletli çözümü destekleyen Filistinlilerin oynadığı role çok güveniyor.
İki devletli çözümün bir yandan Filistinliler arasındaki bölünme diğer yandan ırkçılık ve İsrail’in genişlemesi nedeniyle bir çıkmaza girmiş olduğunu varsayarsak, Netanyahu’nun tek başına iktidar olduğu dönemin sona ermesinin İsrail içerisinde bulunan Filistin gerçeğini daha farklı bir şekilde ele alan, Araplar ile Yahudiler arasında eşitlik ilkesine dayanan yeni girişimlerin başlangıcı olabileceğini de söyleyebiliriz. Aynı şekilde bu girişimler, Arap Baharı, Irak ve Suriye’deki iç savaşlar, bölgenin farklı yerlerindeki terörist köktencilerin rolü, İran’ın Arap ülkelerini kuşatma ve baskı altına alma eğiliminden sonra eskiden olduğundan çok daha farklı olan bölgesel gerçekliği de daha farklı ele alabilir. Bu tür bir çözümde, coğrafya demografiyi değil demografi coğrafyayı yönlendirecektir. Özgürlükler, ırkçı eğilimler ile yüzleşecek, eşitlik ayrımcılık ve baskıya karşı çıkacaktır. Ancak İsrail ulusal birlik hükümetinin kuruluşu mutlaka bu çözümün önünün açılacağı anlamına gelmiyor. Çünkü ne Mavi-Beyaz İttifakı içerisinde böyle bir niyet ne de Benny Gantz’ın aklında böyle bir düşünce olduğuna dair bir işaret yok. Var olanlar ise; yukarıda da belirttiğimiz gibi bir yandan Filistinliler ile İsrailliler arasındaki karşılıklı bağımlılığın diğer yandan taraflar arasındaki işbirliğinin motivasyonlarından biri haline gelen güvenlik kavramı etrafında dönüyor.
Her halükarda her 2 taraf için de en zor olanı, İsrailliler için yaşamı endişeli hale getiren, Filistinlilerin için ise geleceğe dair hiçbir umut bırakmayan mevcut durumun devam etmesidir.
Peki, İsrail seçimlerinin sonuçları bizleri iyimser olmaya mı davet ediyor? Yanıt; iyimserlik ve karamsarlık yalnızca takip edilen stratejinin bir sonucudur.
TT
İsrail seçimlerinden sonra...
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة