Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
TT

Modernite ve gelenek arasındaki örtüşmeye dair

Dr. Saad ed-Din İbrahim’in 20’inci yüzyılın son çeyreğindeki en önemli Arap sosyolog olduğuna inanıyorum. Bu kanının birçok dayanağı var. Sözgelimi, bilimsel üretimin kalitesi ve bolluğu, akademik ve sosyal alanda anlatılmayan ve tabu sayılan meselelere değinmesi gibi. Dr. İbrahim, İngilizce ve Arapça yaklaşık 40 kitap yayımladı. Bunun yanı sıra büyük bir bölümü 20’inci yüzyılın ikinci yarısında Arap toplumunun yaşadığı dönüşümleri ele alan dikkat çekici yüzlerce yazısı yayımlandı.
Bu eşsiz düşünür ile ‘Nizamul İctimai el-Arabi el-Hadis’ (Yeni Arap Sosyal Sistemi) adlı kitabı sayesinde tanıştım. Dr. İbrahim kitabında, Arap ekonomisinin değişimine eşlik eden kültür ve değer dönüşümlerine, Mısır kırsalından işçilerin petrol zengini Körfez ülkelerine büyük göçünün yansımalarına dikkat çekiyordu.
Bahsi geçen kitap ilk kez 1979 yılında yayınlandı ve sonraki yıllarda altı kez yeniden basıldı. Daha nispeten erken sayılan o dönemde, Dr. Saad ed-Din, yaşamın iyileştirilmesinin gereklilikleri ile geleneklerin özellikle de dini geleneklerin baskısı arasındaki çekişmelerden doğan yeni davranışlara dikkat çekmişti. Bu davranışlar, hem kişisel görünüşte hem de kültürde ikililiğe yol açıyordu. Yeni ekonominin rüzgarlarına maruz kalan bireyler, yaşam ve maddi refah fırsatlarından yararlanmak istiyorlardı. Fakat aynı zamanda bu isteğe paralel olarak yükselen, dinin bağlarından ve sınırlarından düşüncesizce kopmaya, Batılı kültürel istila planlarına bilinçsizce teslim olmaya karşı uyaran dini dalga ile de karşı karşıya kalmışlardı.
Bana öyle geliyor ki; bu dalga, eski uzlaşının yıkılmasına, geleneksel toplumun olağan sürecini koruyan, miras alınmış etik kriterler ve davranış sistemlerinin parçalanmasına karşı verilmiş doğal bir tepkidir.
Saad ed-Din İbrahim, ABD ve Avrupa’da akademik çevrelerde en ünlü modernleşme teorilerini benimseyen sosyologların genel eğiliminin aksine yaşananlar hakkında kötümserdi. Bu teoriler, kültürel ve sosyal anlamıyla modernliğe geçişin, geleneksel toplumun modernleşmenin ilk dalgasına maruz kalmasının kaçınılmaz sonucu olduğu konusunda hemfikirdir.
Ortadoğu’ya gelince, burada üretim ve yaşam kaynaklarının neredeyse tamamen değişmesinin, kesin olarak eski kültürün gerilemesine, gelenek ve örflerin çözülmesine yol açacağına dair bir kanaat egemen olmuştu. 60’lı yıllarda başlayan ve 70’li yılların başında büyük oranda genişleyen ekonomik kalkınma projelerinin bunu körükleyeceğine dair bir inanç vardı. Özellikle, açılan yüzlerce okulun, on binlerce yabancı göçmenin gelişinin, televizyon, radyo ve geri kalan toplu iletişim araçlarının artan kültürel varlığı göz önüne alındığında eski kültür ve geleneklerin gücünü kaybedeceği kanısı hakim olmuştu.
Çok sayıda bilim adamının belirli bir teorik yaklaşım üzerinde hemfikir olması, aynı alandaki diğer araştırmacılara söz konusu bilim adamlarına katılmaları yönünde (temel olarak psikolojik) baskı uygular. Buna rağmen Dr. Saad ed-Din, bahsi geçen bu dönüşüm senaryosunun Arap toplumunu gerçekten de modernleştirdiğine ya da modernleştireceğine ikna olmamıştı.
Eski davranışların ve kültürün farklı gerekçeler altında etkisini geri kazandığını fark etmişti. Bazı eski değerler gerilerken bazıları ilerliyor ve bir değişim sürecine giriyordu. İnsanlar, bir yandan miras alınan örf ve geleneklerin sağladığı güven ve rahatlığı korurken diğer yandan da söz konusu geleneklerle bağlantılı üretim kaynakları ve yaşam tarzlarından vazgeçiyorlardı.
Bazı yazarlar, eski ile yeni arasındaki bu eşleşmenin yararlı olduğunu düşünürken Saad ed-Din İbrahim gibileri de bu durumun saçma olduğunu düşünmüştür. İbrahim el-Büleyhi ise bunu geri kalmış toplumların taşıdığı aşırı güvenirlik özelliğinin bir ifadesi olarak görmüştür. Ancak bu, başka zaman ele alacağımız bir tartışma konusudur.