Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Karşı kıyıdan İran nasıl görünüyor?

Körfez havzasının batı kıyısından, İran’ın siyasi davranışlarına baktığınızda hayrette kalırsınız. Tabi ki rasyonel bir duruşa sahipseniz ve olaylara bir açıklama arıyorsanız. Eğer duygusal bir duruşa sahipseniz o zaman ona düşmanca bakarsınız çünkü onun da size aynı gözle baktığını hissedersiniz. İran’ın nefreti yaymaktan başka bir gayesi olmadan birden fazla yerde Arap kardeşlerinizi öldürme konusunda aktif bir yardımda bulunduğunu düşünürsünüz. Burada mesele şu ki, organları ile devletler –halklar değil- bazen tarihin mutlaka tüm ayrıntıları ile değil de bir bütün olarak  kendisini tekrarladığını düşünebilir.
Modern Avrupa’da çok kan dökülmesine yol açan Fransız devriminin sonuçlarını Avrupa ortamında okuduğunuzda bu konuda birçok benzerlik göreceksiniz. O dönemde (18’inci yüzyılın sonu ve 19’uncu yüzyılın başı) Fransa, devriminin ideolojisini yayma örtüsü altında kıtada birden fazla yerde bugün Napolyon savaşları olarak bilinen savaşlara girişmişti. Büyük bir insani bedelin eşlik ettiği uzun bir çatışmadan sonra ancak Fransa kendi kabuğuna çekilmişti. Düşünürleri, Fransa’da yaşanan kayıpların geçici olarak elde edilen kazanımların herhangi birinden daha ağır olduğunu görmüşlerdi. Fransa, (bugün İran’ın başına geldiği gibi) ideolojiyi ihraç etmek ile diğer halkların sömürgeciliği kabul etmeleri arasındaki ince farkı kaçırmıştı.
 Aklı başında her düşünce, tarihin kendisini tekrarlamadığını ama ayrıntıları farklı olsa da benzeyebileceğini bilir. 1953 yılından sonra Musaddık hareketini takip eden 20 yılda İran’a baktığımızda, Şah Muhammed Rıza’nın  ‘Ak Devrim’ (inkılâb-ı sefîd) adı verilen bir reform programı başlattığını görürüz. Bu program, toprak reformu, sosyal ve kültürel reformlar içeriyordu. İran toplumu bu reformlarla etkileşime girdi. Orta ve aydın sınıflar bu reformları memnuniyetle karşıladı ve uygulanmasına yardımcı oldu. Bunlardan zarar gören büyük toprak sahipleri ve toprak ağaları ise  din adamları –hepsi değil bağnaz olanlar- ile ittifak ederek reformlara karşı çıktılar ve halkı da kışkırttılar. Şah rejiminin ikna yolu yerine baskı yolunu seçmesi, katılımdan ziyade zorlama yolunu seçmesi durumu daha da kötüleştirdi. Bu yol herkesi 1979 şubatında yaşanan hadiselere götürdü. Hikayenin geri kalanı ise bilindik.
Rejimin izlediği yasaklayıcı sosyal yasalar dizisiyle ilişkili tüm bu emir ve yasakların kanıtladığı gibi İran devriminin sosyal olarak muhafazakâr olduğunu varsayalım. Öte yandan kendisi, düşüncelerini yalnızca çevresine değil tüm dünyaya ihraç etme arzusu ile bir anlamda ‘devrimci’ olarak da görülebilir. İran devrimi bu arzusu ile Fransız devirimi ile genişleme ve sömürgeleştirmeyi amaçlayan uluslararası vizyonunu paylaşsa da onun gibi ilerlemeye değil  geriye dönmeye dayanmaktadır. Fransız devriminin fikirlerini benimsememekte ve ona benzememektedir. Ondan farklıdır. Zira İran devriminde ‘lider’, ‘mürşid’ ve ‘veliyy-i fakih’in hem dünya hem de ahiret konusunda kendisinden başka hiç kimsenin bilmediği şeyleri bildiğine inanılır. Dolayısıyla o, hata yapmaz ve yanılmaz, neredeyse kutsal bir kişidir. Herkes ona boyun eğmelidir. Oysa gerçeklik farklıdır. Politika, karşılıklı görüş alışverişi, tartışma, bazen hataya düşmek bazen de doğruyu yapmaktır. Devrim liderinin Şah döneminden aldığı en önemli ders, hoşgörülüden çok baskıcı olmaktı. Şah sınırlı olarak baskıya başvururdu, Veliyy-i Fakih ise sınırsız bir şekilde başvuruyor. Irak ve Lübnan’da kendisine bağlı olanlara da bunu tavsiye ediyor.
Suriye’ye baktığımızda Velayet-i Fakih rejiminin ‘devrimi ihraç etme yolunda’ 650 bin erkek, kadın ve çocuğun öldürülmesine yardımcı olduğunu görürüz. Evet, okuyucu bu rakamı tekrar okumalıdır. Bu rakam uluslararası kurumlar tarafından “revize edilebilir” notuyla birlikte yayınlanmıştır. Bu rakam içindeki her bir sayı bir insan ruhu ve canıdır. Suriye’de bazı şehirler tamamıyla hayalet şehirlere dönüştüler. Velayet-i Fakih rejimi, bir eşi olmayan mezhepçi, despot ve zorba bir rejimin iktidarda kalmasına yardımcı oldu. Bunun yanında Tahran binlerce Iraklının öldürülmesine de yardım etti. Irak’taki ölümlerin sayısı daha belli değil çünkü Irak sokaklarında ve meydanlarında ölüm her gün kol gezmeye devam ediyor.
Yemen’de ise durum en hafif tabiri ile trajiktir. Velayet-i Fakih rejiminin buradaki kolu, her gün insani dramın daha çok büyümesine yardımcı oluyor. Fransız devrimi, düşüncelerini çevreye yayma efsanesi altında ordularını seferber etti.İran devrimi de yine aynı amaçla milis güçleri kurdu. Bölgede gerilimi ve iç savaşları yaydı.
Fransız devrimi, daha sonra Fransız toplumunun medeni olarak ilerlemesine yardımcı olan birtakım modern yasalar geliştirmek için kısmen bilimsel düşünceden yararlandı ama İran’daki Velayet-i Fakih rejimi bunun aksini yapıyor. İran toplumunu kaçınılmaz olarak Şah’ın reformlarının öncesine geri götürüyor.
İran’da Velayet-i Fakih rejiminin ajandası bir slogandan diğerine atlıyor. Propagandasını yaptığı hatalı bir düşüncede ısrar ediyor. Bu düşünce, 1953 yılında Musaddık’a karşı olduğu gibi ABD’nin kendisine de karşı olduğu ve devirmeye çalıştığıdır. Bu tarihi bir efsanedir. Zira son yıllarda yayınlanan ve Musaddık hareketinin aslında başarılı olduğunu, o dönemde İngilizler ile ABD’lilerin kendisini engelleme çabalarının ise başarısız olduğunu belgelerle kanıtlayan belgeler ile karşı karşıya bulunuyoruz. Musaddık’ı devirenin, o dönemde etkili bir din adamı olan Ayetullah Keşani liderliğinde din adamlarının toprak ağalarının bir kesimi ile kurdukları ittifak olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Bu ittifak, Musaddık yönetiminin “komünist” olduğunu iddia ederek halkı kışkırttı ve bu sayede Musaddık’ı devirdi.
Bu dönem hakkında çok şey yazıldı ama İran yöneticileri bunları itiraf etmek istemiyor. Çünkü bundan, Musaddık’ın devrilmesinin sorumluluğunu Batı’ya yüklemek ve insanları bu deneyimin tekrarlanabileceğine inandırmak için yararlanmak istiyor. Bu yüzden, ABD’ye ölüm vb. sloganlar halk tarafından benimseniyor. Söz konusu slogan bu şekilde ABD güçlerinin bölgeden çekilmesi talebine dönüşüyor. Aksi takdirde burada dillendirilmeyen husus, bölgenin tamamının işbirlikçi olmasa da kandırılan gruplar olarak tanımlanabilecek takipçilerini ve milis güçlerini peşinde sürükleyen İran işgalinin nüfuz alanına dönüşmeye başladığıdır.
Asıl büyük şaşkınlık, Velayet-i Fakih’in 40 yıllık gidişatının sonuçlarını karşılaştırdığımızda ve  bu rejimin İran toplumu için neler başardığını sorguladığımızda ortaya çıkmaktadır.  Çünkü kârdan çok büyük zararlarla dolu bir hesap kağıdı göreceğiz. İran ekonomisinin ulaşmış olduğu kötü durum gözler önünde. Sosyal gerilemeyi de unutmayalım. İran şehirlerinin sokaklarında infaz edilen ve öldürülenlerin,  yurtdışına göç edenlerin sayısını göz ardı etmeyelim. Devrimin, büyük kitlelere metafizik düşünceyi yücelten mitlerden kurulu hurafelere mutlak inancı miras bıraktığını ve bunun yol açtığı kültürel çölleşmeyi hiç kimse gizleyemez.
ABD’nin rejimi devirmeye çalıştığı düşüncesine dayanmak hezayana yakın bir imgelemdir. Bugün dünya, rejimlerin dış müdahaleler ile değiştirilmesini hiçbir şekilde kabul etmemektedir. Bu dönem kapandı. Bu, artık İran rejimi ne zaman çatışma ve kan yüklü Ortadoğu sahalarında öldürülmesine yardımcı olduğu kurbanların ağır yükünü hafifletmek istese öne sürdüğü bir gerekçe oldu. Burada sorulması gereken mantıklı soru şu: Tahran’daki gerçek karar alıcı barışa güvenebilir, ödenen tüm bu maliyetli, ağır insani ve ekonomik bedellerden tasarruf edebileceğine ikna olabilir mi? Tahran’da bazılarının bu enerjinin boşuna heder edildiğini bildiğine şüphe yok ama İran’da kurulu iktidar mekanizmalarının ‘totaliter’ yapısı, bu bazılarının kanaatlerini pratiğe dökmelerine engel oluyor. En büyük şaşkınlık kaynağımız işte budur.
Son olarak; Almanya’da farklı olandan nefret etmeye dayalı Nazi rejimi iktidara geldiğinde, söz konusu nefret sade vatandaşlara da sirayet etmişti. Bazı Alman köylerinde insanlar kendilerinden farklı olanları diri diri yakmışlardı. İşte rejimler nefret yaymaya başladıklarında bunlar yaşanır. Kontrolsüz mekanizmalar ortaya çıkar ve herkese ulaşır.