Zuheyr el-Harisi
TT

İnsan hakları ve dinlere saygı arasındaki çıkmaz

Dünyadaki ılımlılık seslerinin, bir arada yaşamın geliştirilmesine, dinlerin ve mensuplarının mahremiyetine saygı duyulmasına yöneldikleri bir dönemde, bazı hükümet ve parlamentoların tepkilerini umursamadan veya onurlarına saygı duymadan dünyadaki diğer dini grup ve kesimlerin inançlarına ilişkin kararlar alması oldukça şaşırtıcıdır. Bununla ilgili yasaları kabul etmeleri hayret vericidir. Bunlar sanki birlikte yaşama ilkesini reddetmekte ve 20 yıldan fazla bir süre önce Samuel Huntington’ın “Medeniyetlerin Çatışması” ve Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” gibi kültürlerin çarpışması ve liberal değerlerin zaferine ilişkin ortaya atılan teorileri pekiştirmektedir.
Bu bağlamda, Batı ile İslam arasındaki uçurumun derinliğine canlı bir örnek olarak, eski senatör Frank Wolf’un önerdiği Uluslararası Dini Özgürlükler Yasası adındaki tartışmalı yasayı verebiliriz. Bu yasa, ABD Eski Başkanı Barack Obama tarafından imzalanmasından sonra ABD Kongresi üyeleri tarafından da kabul edilmişti. Yasa, “Devletleri, bireylerine bir dine inanma ya da inanmama özgürlüğünü tanımaya, ibadet yerleri inşa etmeye, dinlerini veya dini düşüncelerini değiştirdikleri için kişileri cezalandırmamaya” zorluyordu.
Ne var ki, benim görüşüme göre bu yasa, Batı ile İslam arasındaki yanlış anlama ve iletişimsizlik sorununu yansıtıyordu. Yakınlaştırma çabalarına rağmen dini, kültürel ve sosyal boyutların derinliğini anlamayan dolayısıyla gerçeklik duvarına çarpan, anlaşmazlığı ortaya çıkaran ve çatlağı derinleştiren görüş ve yargıları ortaya çıkartıyordu.
Virginia eyaletinden eski senatör Frank Wolf’ın sunduğu ve 1988 yılında kabul edilen Uluslararası Dini Özgürlükler Yasası’nda bir değişiklik öneren yasa tasarısı, ABD yönetiminden kendi algısına göre dini özgürlükleri ihlal eden tüm yabancı hükümetleri tespit etmeyi ve cezalandırmayı talep ediyordu. Buna göre, ABD yönetimi, dini özgürlükleri ihlal ettiğini düşündüğü ülkeler için ikinci dereceden bir “özel izleme listesi” oluşturacak. Bunun yanında yine bu yasaya göre “Dışişleri Bakanlığı’nın yıllık raporları ile iki yıl üst üste izleme listesine giren her devlet, “özellikle kaygı duyulan devletler listesine” alınmalıydı. Konunun ciddiyetini göstermek için Kongre ayrıca, “Başkana sunulan yıllık rapor, dışişleri politikalarının bir parçası ve ulusal güvenliğin önceliklerinden olduğu göz önüne alınarak uluslararası dini özgürlükleri güçlendirmelidir” şartını da ekledi.
Bu girişimin sahibi kendisinin insan haklarını güçlendirdiğine inanıyor. Diğer birçok taraf ise, amacının nefret ve ayrılığı yaymak olan fanatik ve kışkırtıcı bir adım olduğunu, bu dünyanın etnik ve dini çatışmaların açık hedefi olarak kalmasına yol açtığını, yasanın bazı bölümlerinin insan hakları ilkeleri ile çeliştiğini düşünüyorlar.
Dinlere karşı saygısızlık ve dinsel olan her şeye hakaret tehlikeli bir durumdur. Fakat din özgürlüğü altında belirli inançlara sahip muhafazakâr toplumlara yasalar ve cezalar dayatmak en az bunun kadar hatta daha da tehlikelidir. Çünkü dinini değiştirmek ya da ateist olmak isteyenlere kapı aralamakta ve bunu açıkça dillendirme hakkı vermektedir. Bunun gibi uygulamalar ise Arap ve İslam ülkelerinde reddetme, memnuniyetsizlik ve kınama dalgası ile karşılanacaktır. Akıllı ve tarafsız kimseler, dışarıdan insan haklarını koruma çağrısında bulunuyormuş gibi görünen bu gibi yasaların derinliklerinde halklar arasında çatışmalara, provokasyonlara ve karmaşaya yol açtığını yineliyorlar.
Herkesin özgürlüklerin gerekliliği konusunda hemfikir olduğu doğrudur. İhtilaf noktası, ulaşılması mümkün olan ölçü ve geçilmemesi gereken sınırın belirlenmesidir. Sözgelimi düşünce özgürlüğü, tüm hakların merkezinde yer alır. İnsan hakları örgütleri bu hakka büyük önem verir. Uluslararası anlaşma ve belgelerde yer almasına çalışır. Ancak düşünce özgürlüğü de başkalarına zarar vermemek koşulu ile sınırlandırılmıştır. Görecelidir ve belirli konularda sınırlandırılmalıdır. Bu noktada şunu sorabiliriz: Müslümanlardan biri Holokost’u inkâr ederse ya da İncil veya Tevrat’ı yakarsa ne olur? Bu gibi davranışları kati bir şekilde reddetsek de Batı’nın buna karşı tepkisi ne olacaktır: Bunu ifade özgürlüğü mü yoksa cezalandırılması gereken bir suç olarak mı görecek?
Öte yandan muhafazakâr Müslüman bir toplumda açıkça ateist olduğunu açıklamak bir hakkın uygulanması değildir ve din özgürlüğü ile bir ilişkisi yoktur. Aksine kötü sonuçlanabilecek bir provokasyondur. Batı ise bunun kişisel bir özgürlük ve hak olduğunu düşünüyor. İşte aradaki fark budur. Anlamı da Batı ve İslam arasında fikri ve kültürel bir sorunsalın var olduğudur.
Tüm uluslararası insan hakları antlaşmaları, ifade özgürlüğü hakkına saygı duymaktadır. Ancak Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'nin 19’uncu bölümünün üçüncü paragrafı bu hakkı şu ifade ile sınırlamıştır: “İfade özgürlüğü başkalarının haklarını, kamu düzenini ve devletlerin iç düzenini etkilememelidir.” Buna ek olarak, söz konusu sözleşmenin 20’inci maddesi de “Herhangi bir ulusal, ırksal veya dini nefret çağrısını, ayrımcılığa, düşmanlığa veya şiddete azmettiren bir suç olarak” görmektedir.
Bana göre bu yasalar insan haklarını korumak bir yana adeta yangına körükle gitmektedir. Anlaşmazlık ve çatışmayı, dini fanatikliği derinleştirmektedir. Bu yüzden, İslam ile Batı arasındaki çatışmayı körükleyenleri engellemek için bu tür provokatör girişimlerle yüzleşme görevi, İslam ve Batı dünyasından akıllılara düşmektedir.