İşim gereği sürekli bilgisayar başındayım. Akıllı telefonum da hemen yanı başımda duruyor. Bir gözüm bilgisayarın ekranında bir gözüm cep telefonumun ekranında yani. Varsa yoksa korona virüs. İç karartıcı bir ortam. Her şey sanal dünyada dönüyor ama etkisi gerçek. Önlemlerden geçilmiyor. Gün boyunca her insanın kendi kendine alması gereken önlemler sıralanıyor. Günün sonunda doğru bilinen yanlışlar faslı açılıyor bu sefer. Gün boyunca ezberletilen, beynimize çakılan, zerk edilen önlemlerin önemli bir kısmının doğru olmadığı anlatılıyor bu sefer. Sabah, sıcaklar gelince virüs ölecek deniyor. Bir koşu balkona çıkıyorsun, buz gibi bir hava. Sonra Haziran’ı bulur deniyor. Temmuz kadar ağır bir hüzün çöküyor suratına.
Sabaha virüse yakalanan insanların sayısı ile uyanıyorsun mesela. Gittikçe artıyor bu meret diyorsun. Görünmez orduların en güvenli kalen olan evinin duvarlarına dayandığını hissediyorsun ellerin yana düşmüş vaziyette. Biraz sonra Çin’den ümit verici haber var diye bir mesaj düşüyor ekranlara. Aşı bulunmuş. Laboratuvarda deneniyormuş. Bir iki aya kalmaz piyasaya sürülecek diye. “Bulunmuş” kısmına sevinecek iken “bir iki aya kalmaz” kısmında sevincin kursağında kalıyor. Biyolojik bir savaş diyor bir başkası CNN’de alt yazı geçmiş. Çin ABD’yi ABD Çin’i suçluyor. Biyolojik savaştan çok psikolojik savaş daha yerinde bir tanım. Psikolojin alt üst oluyor doğal olarak. Sonra Küba’dan bir haber arzı endam ediyor. Yaşasın Sosyalizm diyorsun, işte bu! Sosyalizmde hayat var diyerek çocuk gibi havaya zıplıyorsun. Sonra virüsün başka bir sosyalist ülke olan Çin’den geldiğini hatırlayınca başını tavana çarpmış kadar acı bir yüz ifadesiyle yere çakılıyorsun. Senin için güneş toplayan sazın kırılmış kadar sanatsal bir bunalıma giriyorsun leylim ley diye diye.
İnsanın duygularını zıplatan, istikrar, tutarlılık bırakmayan delirtici bir süreç. Bir inip bir çıkan borsa endeksi gibi. Petrol fiyatlarının düşmesine sevinirken doların rekor üstüne rekor kırmasına üzülmek gibi ve ikisini de aynı anda yaşamak gibi.
Biz neler gördük diyorsun. Depremi gördük, çığ felaketini yaşadık, savaşı gördük, sınır dışına sefer yaptık. Bize bir şey olmaz diye böbürlenirken acı bir siren sesiyle ambülans dalıyor sokağına Umreden yeni gelmiş komşunu alıp götürüyorlar. Bize de bulaştı mı acaba diye bıyıklarını yoluyorsun.
Ezan okunuyor bu esnada sabah namazlarını bile camide kılan komşun Bekir amca görünmüyor ortalıkta. Genellikle ezan sesini duyar doymaz hızlı adımlarla seğirten Cemşit dayı eve kapanmış. Cemşit dayının ilginç bulduğumu hatırlıyorum bu arada. Camiye giderken hızlı hızlı yürüyen bu adam namazdan sonra dura dura, soluklana soluklana yürürdü hep. Cemşit amca gitmiyorsa duanın nabzı atmıyor camilerde diyorsun.
Eller karıncalanıncaya, yıldızlar avuçta parçalanıncaya, gözyaşı bir tarla hep yoncalanıncaya, bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu oluncaya kadar dua dua diyorsun.
Bir umut yeşeriyor “sabah yakın değil mi?” müjdesinden.
TT
Sabah yakın değil mi?
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة