Emir Tahiri
İranlı gazeteci-yazar
TT

Korona, küreselleşmenin ölümü mü yeniden canlanışı mı?

Korona salgını küreselleşmenin sonuna mı işaret ediyor? Bu sorunun yanıtını Paris’te bir sempozyumda tartışmayı planlıyorduk, ancak hükümet önümüzdeki on beş gün boyunca kendimizi evimizde karantinaya almamızı tavsiye etti.
Küreselleşme kavramı, Çin'de düşük ücretli işçiler tarafından üretilen ucuz malların Tokyo’dan Timbuktu'ya, tüm küresel pazarları ucuz mallara ‘boğmaya’ başladığında yaygınlık kazandı. Dolayısıyla ola ki küreselleşme son bulacak olursa, bunun da Çin eliyle, koronavirüs kargaşasında son bulması adil olacaktı. Küreselleşme öncesinde Çin’de yaşananlar, dünyanın geri kalanı için, çok uzak ellerde yaşanmış havadisler anlamına geliyordu. Bunlara örnek vermek gerekirse; afyon savaşları, ‘kara kıtlık’ felaketleri, muhtelif yabancı işgalcilerin işlediği vahşetler, iç savaş, Kore savaşı, Tibet ve Doğu Türkistan'ın ilhak edilmesi ve Mao Zedong yönetimi altında milyonlarca insanın ölümü hatırlanabilir. Tüm bunlar adeta fantastik bir dünyada yaşanıyordu ve dünyanın geri kalan ülkelerine ancak dolaylı olarak etki edebiliyordu.
Devasa ve aynı zamanda korkunç olan Çin, her zaman insan muhayyilesinin bir bölümünü işgal ediyordu. Doğuda Çin bilgeliğinin yeri ayrıydı. Batıda da ‘Sarı Tehlike’ olarak korkuyla anılıyordu. Alman İmparatoru II. Wilhelm bu tehlikeye karşı uyarılarda bulunmuştu.
Küreselleşmenin başlamasının üzerinden otuz yıl geçtikten sonra, Çin dünya gündemine oturdu. Bazı gelişmiş ülkeler, güçlü bir ekonomi olarak dünya kaynaklarını ele geçirmeyi ve pazarlardaki payını yükseltmeyi hedefleyen Çin aleyhine, çeşitli ekonomik yaptırım kararları aldı. Küreselleşmenin başladığı ilk yıllarda, Çin ekonomisi küresel GSYİH'nın sadece yüzde üçünü temsil ediyordu. Bugün ise Çin’in payı, yaklaşık yüzde 20’ye yükselmiş durumda.
Dünya genelinde büyüme hızı düşerken, Çin devasa iş gücü ile son yirmi yıl boyunca dünyanın üretim merkezine dönüştü. Çin’in bu yükselişi farklı ülkelerdeki yüz milyonlarca insanın daha da yoksullaşmasına neden oldu. Çin, üretimdeki merkezi konumundan aldığı bu güçle, daha büyük bir role soyundu. 
Bugüne kadar, Çin tarafından tercih edilen yöntemler, kuruluş aşamasındaki Hollanda İmparatorluğu modelini benimsediğini gösteriyor. Hollanda o zamanlar, siyasi egemenliği önceleyen İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin aksine, siyasetten uzak kalarak, ticarete odaklanmış durumdaydı. Bununla birlikte Çin’in, ticaret ve siyaseti birleştirdiği bir stratejiyi takip ettiğine dair işaretler var. Şöyle ki; kendi kamuoyunu radikal bir şekilde bastırırken, dışarıdaki süper güç imajını korumaya çalışmaktadır. Acaba Çin, batılı emperyalist güçlerin Berlin Konferansı’ndan sonra benimsediği yöntemleri mi takip etmektedir?
Bu sorunun en iyi yanıtı, Çin böyle bir stratejiyi benimsese dahi uygulayamayacak olmasıdır. Avrupalı sömürgeciler Berlin Konferansı’nda, içeride demokrasinin uygulanması, dışarıda, yani sömürdükleri ülkelerde ise güvenliğin sağlanmasını kararlaştırmıştı. Ancak günümüz Çin’i, komşusu olan tüm ülkelerin iç güvenliğini sarsmak yönünde politikalar takip etmektedir.
Pakistan’ı istisna tutmamız gerekir, çünkü Çin Pakistan’ı müttefik olarak değerlendirmektedir. Çin’in kendi hegomanyasını civar ülkelere dayatmak için, on dokuzuncu yüzyıl mantığıyla mavi sulardaki deniz kuvvetlerini geliştirdiğini görüyoruz. Çin’in askeri gelişimi, Pasifik ve Hint Okyanuslarında ABD donanmasına meydan okuyacak seviyeye geldiğini hatırlatmakta fayda var. Çin’in kendini dışarıda güvende hissetmemesi, Devlet Başkanı Şi Çinping’in, kendi kamuoyuna yönelik baskıyı arttırmasına neden oluyor. Özgürlükleri arttırmayı vadeden Şi Çinping’in başkan olmasını sevinçle karşılayan Çin’in dostları,  şimdi bu ‘çocuksu iyimserlikleri’ için pişman olmuş durumdadır. Şüphesiz Şi yönetimindeki Çin, Mao yönetimindeki Çin kadar baskıcı değildir. Ciddi baskılara maruz kalan Uygur Türklerini ve Tibetlileri saymazsak, çoğu Çinli, daha önce hayal edemeyecekleri özgürlüklerin tadını çıkarıyor.
Şimdilerde protestolarla sarsılan Hong Kong’ta bile Pekin yönetiminin görece yumuşak müdahalesine tanık oluyoruz. Bununla birlikte, Halk Cumhuriyeti’ne 2014 yılında yaptığımız ziyarette karşılaştığımız iyimser havanın, şimdilerde uzak bir düş gibi olduğunu söylemekte fayda var.
Lanet olası koronavirüs, Çin'in daha fazla gizlilik ve daha sıkı kontrole yönelmesinin bir sonucu olarak mı dünyaya yayıldı? ? Hiç şüphe yok ki, Pekin'deki yöneticiler, resmi açıklama yapılmadan haftalar öncesinde salgının varlığından haberdardılar. Dolayısıyla devletin imajının sarsılmaması için salgının gizlenme girişiminin, dünyaya yayılmasını engellemek için gerekli tedbirleri almalarının önüne geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Her zaman olduğu gibi, korku ve güvensizlik, küreselleşmeyi güçlü bir düşman olarak gören ‘ulusçu çevreler’ tarafından kullanılır. Fransa'da geçtiğimiz Pazar günü yapılan yerel seçimler, demokrasinin beşiklerinden biri olan bu ülkede, sağ eğilimli partilerin, küreselleşme taraftarı rakiplerine karşı nasıl bir başarı kaydedeceğine dair önemli göstergeler barındırıyor.
Devletlerin sınırlarını kapatması, vatandaşlarına, virüsü yabancıların taşıdığına yönelik güçlü bir mesaj vermekteydi. Bununla birlikte dünya geneline yayılan bu salgınla, yerel önlemlerle mücadele etmenin mümkün olmadığı da bir gerçeklikti. Kapalı toplumların salgınla baş etme noktasında daha çok zorlanacağı da açığa çıkmış oldu. Ayrıca, zengin, fakir ayrımı gözetmeksizin herkesin ulaşabileceği bir aşının bir an önce bulunabilmesi için, uluslararası yardımlaşmanın önemi de yadsınamaz.
Salgının ekonomik sonuçları ile mücadele hususunda da, uluslararası dayanışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Dünyayı uçurumun kenarına sürükleyen 1920’lerdeki küresel krizin bir benzerinin yaşanabileceğinden endişe edilmektedir. Küreselleşmenin öldüğü, dolayısıyla gömülmesi gerektiği çağrılarının aksine, ticari ve siyasi alanlarla sınırlandırılmamış yeni bir küreselleşme kavramını tartışmanın zamanı gelmiştir. Küreselleşme; etik ve kültürel alanları da dikkate almak zorundadır. Tabi bu, hepimizin aynı ‘varoluş’ anlamı ve tek tip insan modeline katılmamız anlamına gelmez, bu insan doğasına aykırıdır. Ancak kurallara dayalı dünya düzeninin, şeffaflık ve halkın karar mekanizmasına katılımı ile iyileştirilmesinin gerektiği de açıktır.
Koronavirüsün dayattığı savaş ortamının, zengin olsun fakir olsun hepimizin, aynı dünyada yaşadığımızı, Amazon’da hareketlenen bir kelebeğin tüm dünyayı etkileyeceğini anlamamıza neden olması dileğiyle.