Donald Trump henüz Beyaz Saray'a çıkmadan önce ABD Başkanı olarak, selefi Barack Obama'nın başarısız dış politikalarını tamamıyla terk edeceğini vurguluyordu. Bununla birlikte Trump bugünlerde Obama’nın ABD’nin Afganistan'daki etkisini yitirmesiyle sonuçlanacak başarısız politikalardan birini - büyük bir coşkuyla - takip etmeye hazırlanıyor gibi görünüyor.
Trump’ın ‘anlaşma yapmak’ teriminden oldukça hoşlandığı biliniyor. Afganistan’daki mevcut politikalarını da “Taliban’la barış antlaşması” olarak adlandırıyor. Daha doğrusu kendilerini bir zamanlar Afganistan yönetimini ele geçiren ‘Taliban’ hareketinin temsilcisi olarak sunan bir grup insanla anlaşma yaptığını söylüyor.
Bu yeni anlaşmaya göre ABD yönetimi, Taliban’ın ABD'nin çıkarlarını ve ulusal güvenliğini tehdit eden terörist gruplarla savaşması karşılığında Afganistan’daki mevcut askeri güçlerini 135 gün içinde çekeceğini taahhüt etmiş durumda. Ancak ABD’nin 1970'lerden bu yana savaşın parçaladığı topraklara bir “barış bileti” olarak nitelediği bu ‘anlaşma’ ile ilgili birçok temel sorun bulunmaktadır.
Her şeyden önce, ‘anlaşmayı’ müzakere eden figürlerin ‘Taliban’ hareketini temsil edip etmediği belirsizdir. Hatta çoğu sosyal medya aracılığıyla olmak üzere bize birçok farklı taraftan ‘anlaşmaya imza atanların’ Taliban’ı temsil etmediği ve dolayısıyla Taliban adına söz veremeyeceklerine dair onlarca mesaj gelmektedir. İşin daha da ilginç yanı, ‘Taliban’ diye adlandırılan hareketin gerçekte bir bütün olarak sahadaki varlığının şüpheli olmasıdır. Tabii eğer tamamen dağılmamışsa...
Pakistan istihbaratı, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Taliban hareketini Afganistan siyasetinde etkin olmak amacıyla oluşturduğunda söz konusu örgütün aşırılık yanlısı İslamcı bir yapı olarak ülke içinde ciddi bir karşılığı bulunmuyordu. O zamanlar ülkede egemenliği sağlamanın bir yolu olarak gördükleri için Taliban hareketine bazı ileri gelen aileler ve Pakistan ordusundan subaylar da katıldı ve Kabil’de İslami Afganistan Emirliği’ni kurdular. ABD’nin 2001’deki askeri müdahalesiyle ‘Taliban yönetimi’ devrildi. Bu süreçte zaten tam bir birlik sağlayamamış olan ‘hareket’ birçok parçaya bölündü. Günümüz Afganistan’ında ülkede en etkin kesimin kendileri olduğunu iddia eden onlarca grup var.
Bu gruplar arasında Pakistan'ın Belucistan eyaletinde bulunan ve İslamabad’ın bölgesel politikalarını uygulayan bir kolu olarak kabul edilen Kuetta Konseyi (Quetta Shoura) bulunmaktadır. Bir diğeri ise İran’ın Afganistan sınırında yoğun bir şekilde konuşlu olan “Şeyh Muhammed Dostları” adlı gruptur. Bu grubun siyasetini, İran yönetimiyle koordine şekilde belirlediği söylenebilir. Celaleddin Hakkani grubu olarak bilinen bir diğer grup ise Katar’ın Başkenti Doha’da temsilciliği bulunan oluşumdur. Ayrıca Pakistan Talibanı hareketi de vardır. Bu hareketin üyeleri çoğunlukla Veziristan ve Svat Vadisi’ndendir. Pakistan Talibanı Kabil’i ele geçirmeyi, İslamabad’da iktidara sahip olmanın ilk adımı olarak değerlendirmektedir.
Bahsedilen gruplara ek olarak karaborsa, uyuşturucu anlaşmaları, fidye için adam kaçırma ve kara para aklama faaliyetlerine odaklanan birçok grup ve çete daha vardır. Diğer birkaç grup da İran'a ‘döviz kaçakçılığı’ konusunda uzmanlaşmıştır. Malum olduğu üzere ABD yaptırımları nedeniyle İran’da ciddi bir döviz sıkıntısı bulunmaktadır. Dolayısıyla yönetim, kaynağı ne olursa olsun her türlü döviz kaçakçılığına imkân tanımaktadır. Diğer yandan, Horosan Örgütü, El-Kaide gibi birçok terör örgütü de ülke içindeki faaliyetlerini sürdürüyor. Terör örgütü DEAŞ’ın da Afganistan içinde azımsanamayacak bir varlığı söz konusu. DEAŞ ile Taliban bazı konularda hemfikir olmakla birlikte aralarında çatışma gerektirecek fikir ayrılıkları da mevcut. Yukarıda saydığımız grupların ortak hayali ise başkent Kabil’i ele geçirmektir. Böylelikle kendi ideolojilerini ülke çapında yayabilecek ve daha geniş bölgelere nüfuz edeceklerdir.
Bahsi geçen ‘antlaşma’ son derece tehlikeli bir ‘naifliğe’ işaret ediyor. Şöyle ki; bu antlaşmaya göre ABD askerlerini ülkeden çekecektir ancak bunun karşılığında somut bir kazanımı yoktur. ABD çıkarlarına karşı terör eylemlerinin gerçekleşmemesi taahhüdü her şeyden önce uygulanabilir değildir. Daha da önemlisi ‘barış antlaşmasına’ imza atan Taliban liderlerine ‘antlaşmanın’ ihlali durumunda herhangi bir yaptırım uygulanması için somut mekanizmaların var olmayışıdır. ABD’nin Afganistan’daki askeri varlığı sona erdikten sonra ‘Taliban hareketi’ anlaşmaya dair istediği adımları atabilecektir. Nitekim ‘Taliban hareketi’ ABD askerleri çekildikten sonra ikinci bir işgal için ABD kamuoyunun ikna edilebilmesinin uzak bir ihtimal olduğunun bilincindedir. ABD’liler uzak ülkelerdeki savaşlardan bitap düşmüştür. Bu gerçeklik Taliban’a geniş bir tasarruf imkânı verecektir.
Taliban hareketi ile ‘anlaşma rüyası’ bu döneme özgü değildir. Vakti zamanında Bill Clinton, ulusal güvenlik danışmanı Bill Richardson’ı o zamanlar Taliban’ın lideri olan Molla Muhammed Ömer ile görüşmesi için Kabil’e göndermişti. Görüşmelerin ardından ABD’nin mali desteklerini sevinçle karşılayan Molla Ömer, Başkan Clinton’ı ve danışmanlarını ABD ile iyi ilişkiler gözeteceğine ikna etmişti. Ancak Ömer, El-Kaide terör örgütünün 11 Eylül 2001 saldırılarına hazırlandığını gizlemeyi de başarmıştı. Eylül saldırılarından birkaç hafta önce güvenilir kaynaklar Bill Clinton’ın ön adımını attığı görüşmelerin ilerletildiği ve George W. Bush yönetiminin Taliban’ı tanıyacağını bildirmişti. Hatta Kabil ve Washington arasında karşılıklı büyükelçilerin görevlendirilmesi konuşuluyordu.
ABD yönetimi Barack Obama döneminde Taliban’ın siyasete çekilmesi amacıyla Fransa ve Birleşik Krallık’ta düzenlenen toplantıları dolaylı olarak destekledi. O zamanlar 200 milyon dolar tutarında Taliban Trust (Taliban Fonu) adı altında bir bütçe dahi oluşturulmuştu. Amaç, Taliban’ın şiddeti bırakarak siyaset sahnesinde yer alması ve Kabil’deki hükümeti kabul etmesiydi. Sonuç olarak tüm girişimlere rağmen ‘kaplan pençelerini gizlemedi.’ Obama’nın politikalarına söz konusu dönemde başta Afganistan gücü komutanı General Stanley McChrystal olmak üzere birçok kişi itiraz etti ve bu girişimi ‘siyasi bir kumar’ olarak niteledi.
Bu hususta iki noktaya değinmek gerekir:
Bunlardan ilki, Taliban hareketinin ticari markasını taşıyan bazı isimlerin varlığının kuşku götürmediğidir. Ancak bu şahıslar kesinlikle Afgan ulusunun temsilcisi olarak kabul edilemezler. Herhangi bir ‘barış anlaşmasının’ bu şahıslara Afganistan içinde yer vermesi olağandır ancak Afganistan’ın bu şahıslara bırakılması kabul edilemez. Bu grubun silahlarını bırakması ve anayasal çerçeveyi kabul etmesi gerekir. Daha sonra seçimlere girerek başarılı olmaları durumunda hükümette yer alabilirler.
İkincisi: Afganistan’ın bugün içinden geçtiği zorluklara, şiddetin yol açtığı yorgunluklara, yaygın yolsuzluğa ve ülkede egemen olan kargaşaya rağmen toplum halen umutla geleceğe doğru yol almaktadır. Afganistan’daki mevcut karamsar tablo dahi Taliban hareketinin geçmişte yaşattıklarından ve geleceğe dair vaatlerinden kat be kat daha iyidir.
ABD, Afganistan savaşında Taliban hareketini yenmişti. Şimdi ise barış, tarihte eşi görülmemiş bir şekilde mağlubiyeti kabullenmeyenler tarafından galiplere dayatılmaktadır.
TT
Afganistan’da kırılgan barış tuzağı
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة