Semir Ataullah
Lübnanlı gazeteci - yazar
TT

Tarihi Değiştirenler: Modern Resmin Babası

Bu yüzyılın başlangıcında, dünyanın en önemli sanatçılarından biri hayatını kaybetti. Köklü bir Fransız aileye mensup olmasına rağmen yaşamını aristokratların arasında değil, aristokratların hor gördüğü kenar mahallelerdeki eğlence hayatının içinde yaşayan Henri de Toulouse-Lautrec, 1864 ila 1901 yılları arasında yaşadı.
Babası Kont Alphonse de Toulouse-Lautrec, annesi ise babasının amcasının kızı olan Adele'dir. Annesi tuhaf bir hanımdı. Paris bahçelerinde ata biner ve indikten sonra onları sağarak sütlerini insanların gözü önünde içerdi. Baba Lautrec ise son zamanlarına kadar eski dönemlerdeki şövalyelerinkine benzer bir hayat yaşadı. Avladığı hayvanların etleriyle beslediği şahinini de yanına alarak kırsal alanda dolaşır ve resim dahil çağdaş her şeyden nefret ederdi. Kont ve kontes hayatlarının çoğunu ayrı geçirdiler. Baba, oğlunun sakat doğmasının sebebinin yaptığı akraba evliliği olduğunu düşünürdü.
Henry gençliğini Albi'deki aile sarayı ile Paris'teki diğer ev arasında geçirdi. Küçük yaşlarından itibaren atların, bahçelerin ve insanların resimlerini çizmeye başladı. İlk defa bir aile dostunun yanına resimde uzmanlaşmak için gittiğinde öğrenecek başka bir şey aramasının daha iyi olacağı yönünde cevap aldı. Bunun üzerine Fernand Cormon’un atölyesine gitti ve burada Van Gogh bir dizi büyük isimle tanıştı.
Lautrec 20’li yaşlarında o zamanlar sadece Paris sınırlarının değil, aynı zamandan sınırın da ötesinde olan Montmartre'de yaşamaya başladı. Buradaki hayatının çoğunu Moulin Rouge ve Elysée Montmartre arasında mekik dokuyarak ve kafedeki insanları, sanatçıların gölgelerini ve tiyatro ışıklarını resmederek geçirdi. Kısa bir süre içinde Montmartre, Lautrec'in dünyası oldu ve o da Paris’in bu güzel tepesinin bir simgesi haline geldi.
Bir keresinde sanatçı Yvette Guilbert, Lautrec’in çizimlerine baktığı sırada biraz da öfkeyle şu cümleyi kurdu: “Gerçekten de bir şeyleri çarpıtma hususunda parlak bir dehan var.” Bunun üzerine Lautrec ise “Bu, kimyevi bir yetenek hanımefendi” diyerek karşılık verdi. Gerçek şu ki, Lautrec'in hayatı tablolarına da yansıyan bir trajediydi. Nasıl ki saraylardan ve aristokratlardan kaçarak Montmartre'deki başıboş bir yaşamı tercih ederek mutluluğu yakalayacağını düşündüyse, aynı şekilde güzelliklerde de çirkinlikleri gördü. Fakat burada da orada da kimsenin kendisine gerçekten aşık olmayacağını biliyordu.
Kusurunu ve soylu arkadaşlarının karşısında varoş bir mahallede hayat sürüyor oluşunu şu ifadeleriyle savunurdu: “Her yerde ve her şeyde çirkinlik var. Çirkinliğin özel bir güzelliği var. Kimse fark etmezken bu güzelliği keşfetmek ayrıcalıktır.”
Lautrec gece gündüz çalışıyordu. Ardında binden fazla resim, çizim, afiş ve ticari tasarım bıraktı. Ayrıca Kontes Lautrec, Vincent van Gogh ve Oscar Wilde’nin portreleri gibi birçok sanat şaheserinin altına imzasını attı.