Zuheyr el-Harisi
TT

Sivil alan bir lüks değil zorunluluktur!

Arap dünyasındaki toplumlar ve hükümetler arasında uyum yaratmak, siyasi alanda, bu alanın organizasyonlarında ve karmaşıklığında değil; sivil alanda, bu alanın dernekleri ve kurumlarında yatmaktadır. Bu büyük ölçüde doğrudur. Çünkü sivil toplum kuruluşlarının dengeli bir sistem içerisinde verimlilik, etkileşim ve yakınlaşmadaki önemli rolü tarihi süreçte kanıtlanmıştır. Bu kuruluşların görevi, devlet üzerinde bir gözlemci ve aynı zamanda plan ve programlarında ona destek derecesindedir.
Örneğin, Batı'daki sivil toplum kuruluşlarının bu önemli rolü oynamalarına izin veren belirli bir mekanizma içinde yasal çerçevelere ve belirli programlara sahip olduğunu görüyorsunuz. Arap dünyasındaki sivil toplum kuruluşları ise; azlığı, sınırlı üretkenlik ve etkinliğinin yanında hala kırılgan ve yasal referanstan mahrumdur. Bölge seçkinlerinin veya eğitimli sınıfın sorumluluğu, kendilerinden ne istendiğini anlamak ve ülkeyi ilerletmek için üzerlerine düşen görevleri yerine getirmektir. Meseleye açıklık kazandırmak adına değerlendirmemizi şöyle sürdürebiliriz: Arap sahnesinde ideolojilerin daima mevcut olduğuna ve şu ya da bu söylemin ortaya çıkışına tanık oluyoruz. Bu uygulamalara ve dolayısıyla mezhepçilik, ırkçılık ve yolsuzluk gibi hastalıkların yayılmasına şaşırmıyoruz. Bunlar, Arap bedenini aşındırmaya devama etmektedir.
Bu sahnede Arap insanı, ‘egonun şiştiği, fakat buna karşılık gerçekliğe zayıflığın hâkim olduğu’ bir iç çatışmadan muzdariptir. Bu nedenle tarihi, nesnellikten uzak seçmeci bir şekilde ele almak, kuşkusuz bir güven kaybına yol açmaktadır.
Ancak bir yol, düşünce ve gerçeklik olarak küreselleşme böyle bir yaklaşımı desteklemektedir. Dolayısıyla bu bağlamda ideolojik coşku veya duygudan uzak bir şekilde bunun yansımalarını düşünen kişi, aksiyomları ve kesinlikleri dağıtma ve onları geleneksel ve alışılmışın egemenliği altında zayıflatma gücünü açıkça görür. Bu, hiç şüphesiz olumsuzluklardan yoksun olduğu anlamına gelmiyor. Ancak bu çağın insanını şekillendiren ve aradaki boşluğu doldurmaya katkıda bulunacak olan budur. Kalkınmanın çıkış noktası ve hedefi insan olmuştur. Ayrıca modernite ve kalkınma, toplum dışından değil, içinde yaşayan bireylerin çabalarıyla şekillenir. Aynı zamanda süreç, insanın enerjisini açığa çıkarabilmesi için rasyonel ve etik boyutlarını da dikkate almalıdır.
Bu denkleme, Arap dünyamızda ulusun çıkarını ön plana çıkaran sesler için platform sağlayan ve özellikle baskılar ve savaşlar döneminde yolsuzlukla mücadeleye, hakları korumaya ve kriz zamanlarında iç cepheyi birleştirmeye sevk eden sivil toplum kuruluşları sahiptir. Burada çeşitli yasal düzenlemelerin yapılması, sivil toplumun rolünü bağımsız olarak gerçekleştirmesine katkı sunacaktır. Ayrıca bu kurumlar, adam kayırmacılıkla mücadele eder, hesap verebilirliği teşvik eder ve kabileci veya mezhep nitelikli kurumların ortaya çıkışını önler. Elbette Arap dünyası söz konusu olduğunda buradaki atmosferin nedeninin çeşitli ideolojiler olduğuna inananlar var. Dolayısıyla ideolojik bir Arap dünyasında veya askeri bir diktatörlüğün otoritesi altında sivil toplum kurmak, onlara göre mümkün değildir. Mezhepçilik, kabilecilik ve ırkçılık Arap bünyesine yayılmış hastalıklar ve rahatsızlıklardır. Bu vb. hususlar bu coğrafyadaki bağlılığın ve aidiyetin odağıdır.
Bunlar, sivil toplumlar inşa etmenin önündeki engellerdir ve bizim acı gerçeğimizdir. Bu türden kurumların varlığı konusunda çok hevesli olmayan hükümetlerin mevcudiyeti artık kimse için bir sır değil. Oysa sivil toplum kurumlarının önemi, toplumu ilgilendiren konularda hükümetler üzerindeki gözetim ve baskı sürecinde yatmaktadır. Anayasaları çerçevesinde, siyasi ve sosyal yapılarına göre bu denge durumunu yaratan demokratik ülkelerde bunu görüyoruz.
Elbette, bu kavramı ilk icat edenler Romalılar ve Yunanlılar olmasına rağmen, terimin tarihsel olarak ortaya çıkışı Amerikan ve Fransız devrimlerinin bir sonucudur. Fakat bu fikir, on sekizinci yüzyılın sonlarında yeni bir kavram olarak Aydınlanma filozoflarının gündemine oturduğunda gelişti. Bu kuruluşlar, sanki vatandaşların çıkarlarına ve ihtiyaçlarına hizmet etmek için dahil oldukları devletten bağımsız varlıklarmış gibi görünmektedir. Öte taraftan fikrini açık, doğru ve etkili bir şekilde ortaya koyan ve heyecan verici yazılarında bunu işleyen düşünür Antonio Gramsci’dir. Gramsci, sivil toplumun, mücadelenin farklı bir resminden başka bir şey olmadığını, devletin egemenliğinden ve otoritesinden bağımsız bir siyasi faaliyet olduğunu belirtti. Bu slogan kısa zamanda aktivistler tarafından otoriter devleti engellemek için kullanılan bir silaha dönüştü.
Bu etkileşimlerin ortasında kamu çıkarlarının korunmasını isteyen gruplar ortaya çıktı. Kadın, insan hakları, çevre ve yoksullukla mücadele bu gruplar tarafından savunulan önceliklere dönüştü. Bu sloganlar her fırsatta ve forumda dile getirildi. Yıllar içinde bu terim, devlet çerçevesinden bağımsız kurum ve dernekleri (işçi sendikaları, doktor, gazeteci ve hukukçu sendikaları, kültür, din ve öğrenci dernekleri) kapsar hale geldi.
Fakat bu kavram görecelidir ve etkisi şu veya bu tarafın çıkarına bağlıdır. Bu nedenle çevreciler temiz havayı bir kamu malı olarak gündeme getirirken, düşük enerji maliyetlerinin savunucuları için durum daha farklıdır. Buna karşılık sendikalar ise, kamu yararına olduğunu varsayarak halk için iş garantisi talep eder. Hükümet, piyasayı açarak serbest ticaretin ülkenin yüksek çıkarlarını gerçekleştirmesinin koşulu olduğunu görür. Gazeteciler sendikaları, ifade ve medya özgürlüğü çağrısında bulunurlar.
Arap aleminde sivil toplum kuruluşları acil bir konu haline geldi. Çünkü bu kuruluşlar toplumun çeşitli kesimlerini harekete geçirir, rollerine dair algılarını geliştirir ve aidiyetlerini güçlendirirler. Bu kuruluşlar devletin görevlerini kolaylaştıran, hatta bazı işlevleri yerine getirerek üzerindeki yükü hafifleten kanallarıdır. Bu nedenle ortak bir formül bulmak, geleneksel bağı, vatandaşlık ilkesini kökleştiren ve şeffaflık ilkelerini güçlendiren bir sivil bağa taşıyacaktır.