41 yıl önce Washington'da, soğuk ve yağmur çiseleyen bir günde ceketine silah saklamış genç bir adam dört kişiyi vurdu. Bu, toplu silah saldırılarının hayatımızda sık sık karşılaştığımız bir gerçeğe dönüşmesinden ve yarı otomatik silahların toplumlarımızda yaygınlaşmasından çok önceydi. O gün orada birçok ‘silahlı iyi insan’ olsa da bu bir fark yaratmadı. Dört adam saniyeler içinde vuruldu.
John Hinckley'in silahına koyduğu mermiler parça tesirli ve yıkıcı olduğu için ölmeye oldukça yaklaşan, Ronald Reagan adındaki o adamlardan birinin kızıyım. Hinckley bu mermileri daha iyi sonuç alabilmek için yapmıştı. Öyle de oldu. Bu mermilerden biri James Brady'nin kafasını paramparça etti. Daha sonra kendisi asla eskisi gibi olmadı.
Kullanılan silah, bir ceketin cebine rahatça sığabilecek bir Röhm RG-14 tabancaydı. O günden sonra onlarca yıl boyunca silah korkusuyla yaşadım; özellikle de gizli silahlardan ürktüm. Artık bu korku, AR-15 tarzı tüfeklerle bakkallara, okullara, kiliselere, tiyatrolara - yani her yere - saldıran ve birkaç dakika içinde onlarca insanı hedef alan taktik teçhizatlı saldırganları da kapsıyor.
Korkumun diğer pek çok ABD’li tarafından paylaşıldığı gerçeği beni rahatlatmıyor. Aslında bu olaya başka bir boyut katıyor. Gittikçe korkunun pençesine düşen bir ülkeyiz. Öyle ki bu bizi zayıflatıyor, güvenimizi parça parça kemiriyor ve bizi dayanıklı olmaktan çok savunmasız bırakıyor.
ABD Yüksek Mahkemesi kısa bir süre önce ABD’lilerin kamusal alanlarda gizli tabanca taşıma hakkına sahip olduğuna karar verdiğinde içim buz kesti. Çünkü artık tehlike çanlarını çalan sadece sırt çantalı bir adam ya da cehennem gibi sıcak bir günde büyük bir ceket giyen bir kişi olmayacak. Aynı zamanda John Hinckley gibi zar zor fark edilen ve aniden silahını almak için elini cebine atan sıradan biri de olabilecek.
Yıllar önce birisi, 1965 ve 1989 yılları arasında Romanya'yı yöneten diktatör Nikolay Çavuşesku'ya atfettiği bir ifadeyi -muhtemelen uydurma- bana söyledi. Alıntı, “İnsanları yeterince korkutmaya devam ederseniz istediğinizi yapabilirsiniz” şeklindeydi. Amerika'da bunu bilen ve buna güvenen insanlar var. Herkesin günlük yaşamlarında yasal olarak silah taşıyabilen, birilerinden korktuğu bir ülkeye sahip olmak her şeyin mümkün olduğu zayıf bir ülkeye sahip olduğumuz anlamına gelir. Korku, otokrasi için bir üreme alanıdır ve tarih bize, çöken her demokrasinin sebebinin korku atmosferi olduğunu gösterir.
Ancak korku tek boyutlu değildir. Nitekim korku sayesinde dikkatli olmayı ve nelerden uzak durmamız gerektiğini öğrendiğimiz sağlıklı bir versiyon da var.
Bana silahlara karşı sağlıklı bir korku duymayı öğreten babamdı. 1950'lerde televizyonların vazgeçilmezi olan ‘Gunsmoke’ ve ‘The Life and Legend of Wyatt Earp’ gibi kovboy dizileri ile büyüdüm. Bu dizilerde adamların silahları vardı. Birileri sürekli vuruluyordu ancak yaralarını sarıp savaşmaya devam ediyorlardı. Babam, izlediklerimize kıyasla beni belirli gerçekler konusunda eğitmeye kararlıydı. Her seferinde bana “Eğer o adam gerçekten o mesafeden omzundan vurulsaydı, kolunun yarısı giderdi” veya “Uyluğundan vuruldu. Normalde sadece topallıyor olmazdı kan kaybından ölürdü” gibi şeyler söylerdi. Bu yüzden femoral arterinin ne olduğunu tuhaf bir şekilde genç yaşta öğrendim.
Ben doğmadan önce, 1947’de babamın gizli silah taşımak için izni varmış. Kendisinin Screen Actors Guild (Sinema Oyuncuları Birliği - SAG) başkanı olduğu dönemde. Bu, anti-komünist hareketliliğin ve yoğun işçi-işveren anlaşmazlıklarının yaşandığı bir dönemmiş. Yüzüne asit fırlatılma tehditleri almış. Bir keresinde arabasının lastikleri patlatılmış. Silahı omuz kılıfına taktığını ve bunun hayatındaki korkunç zamanlardan biri olduğunu söylerdi. Anlattığına göre silah taşıması gerekliydi ancak bu onu gerçek anlamda güvende hissettirmiyordu. Bilakis taşıdığı silah hayatın nasıl korkutucu bir yöne evirilebileceğinin daima bir hatırlatıcısıydı. Babam korku içinde yaşamayı sevmezdi. Bunun bir insanın hayatı için ne kadar yıpratıcı olduğunu biliyordu.
Babamın John Hinckley tarafından neredeyse öldürdükten sonra hastaneden taburcu edildiği gün, annem ve ben kendisine eşlik ediyorduk. Dünya o sırada babamı kendinden emin ve korkusuz bir şekilde görmüştü. Görmedikleri şey, Gizli Servis'in hastane odasında kendisine kurşun geçirmez bir yelek giydirip onu göğsündeki uzun kesiğin üzerine dikkatlice bağladığıydı. O akşam yemek yerken kendisine şimdi daha katı bir silah kontrol yasası onaylayıp onaylamayacağını sordum. Babamın inatçı bir çizgisi vardı; “Hayır” dedi. Çünkü daha katı kanunlar olanları engelleyemezdi. 1991'de fikrini değiştirdi. Brady Bill'i destekleyerek The New York Times için bir yazı kaleme aldı. Yazısında “Bu şiddet seviyesi durdurulmalı” ifadelerini kullandı.
Babam korkusunu cesurca yenmesine rağmen bazı tavizler verdi. Nadiren kilise hizmetlerine katıldı. Başkalarını tehlikeye atmaktan korktuğunu söylerdi. Bu söylediklerini onlarca yıl sonra 2017'de, gazetede bazı makalelerimin yayımlanmasının ardından, ölüm tehditleri aldıktan sonra ‘Beyond Alzheimer’s’ destek grubunu yönetmeyi bırakmaya karar verdiğimde düşünmüştüm. Altı yıl boyunca haftada iki kez bu grubu yönetmiştim. Program herkese açıktı. Yoldan geçen her insan içeri girebilirdi. Bu yüzden başkalarını riske atabileceğim ihtimali beni gittikçe rahatsız ediyordu. Nitekim aldığım tehditlerden biri yeterince inandırıcıydı. Bu yüzden ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ile temasa geçmiştim. Pulse gece kulübüne yapılan silahlı saldırıdan sonra midem düğüm düğüm olmuş bir şekilde destek grubunda oturduğumu ve hepimizin ne kadar savunmasız olduğu düşüncesinden kendimi alıkoyamadığımı hatırlıyorum.
Silah şiddeti hayatınıza bir kez dokundu mu asla aynı olamıyorsunuz. En son Uvalde ve Buffalo'da çocuklarını, sevdiklerini ve arkadaşlarını kaybedenlerden tutun Parkland’deki çocuklar gibi hayatta kalanlara kadar herkesin hayatı sonsuza kadar değişiyor. İnsan “Bir daha ne zaman aynısı olacak?” diye kendi kendine soruyor. Daima tetikte olan ve yabancılara karşı sürekli şüpheci olan bir tarafınız oluyor. Biri sırt çantasına uzandığında diken üstünde oluyorsunuz.
ABD’de ateş etmek çok yaygın hale geldiğinden neredeyse bütün herkes, kendi hayatlarına henüz silah şiddeti dokunmamış olsa bile, gittikçe artan bu korkuyu içlerinde taşıyor.
Demokrasi, vatandaşlar ülkeleri tarafından cesaretlendirildiklerini hissettiklerinde, özgürlüklerine ve hayatlarını daha fazla riske sokan değil, daha güvenli hale getirmek için var olan bir hükümete güven duyduklarında gelişir. Demokrasi korkunun karanlık sularında ölür ve biz de tam bu noktadayız. Hayatlarımızı kurtarmak için yüzüyoruz ve şunu merak ediyoruz:
Haşin bir azınlık neden boğulmamızı istiyor?
TT
Haşin bir azınlık neden boğulmamızı istiyor?
Daha fazla makale YAZARLAR
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة