Antoine Duveyhi
TT

Siyonist devlet sınırlarında nasıl bir Lübnan tercih eder?

Lübnan’ın yıkılması kimin işine yaradı? Yüzyılın son üçte biri boyunca kaydedilen tarihî süreç, Lübnan’ın çöküşüne yol açtı. Tarihin hareketi, nihai yönünü tahmin etmenin zor olduğu iç ve dış, nesnel ve öznel, bilinçli ve bilinçsiz, hedefli ve rastgele birçok etkenin bir araya geldiği karmaşık bir hareket olmakla birlikte, Lübnan’ın yıkımından her birinin kendi usulünce faydalandığı üç ana taraf var:  

Birinci taraf, Lübnan devletinin parasını bir yüzyılın üçte biri boyunca yağmalayan, israf eden, sonra da mevduat sahiplerinin bankalardaki paralarını yağmalayan siyasi, mali ve idari gruptur.

İkinci taraf, Hizbullah aracılığıyla kara sınırlarını Siyonist yapının sınırlarına, deniz sınırlarını da Akdeniz’e kadar uzatan İran rejimidir.

Üçüncü grup ise İbrani devletinin ta kendisidir. Lübnan üniversitelerinin, okullarının, bankalarının, para biriminin, ekonomik ve siyasi yapısının, hastanelerinin, matbaalarının, kültür ve turizm kurumlarının çökmesi, adaletin, kamusal özgürlüklerin ve dış politikanın karmaşık hale gelmesi ve son olarak da limanın yıkılmasıyla birlikte Siyonist devletin tek rakibi de çökmüş oldu. Zira bu ülke, Arap dünyası için ekonomik, kültürel ve hayati bir merkez ve Arap bölgesi ile Batı, modernite ve dünya arasındaki etkileşim ve alışveriş için de stratejik bir köprü idi.  

Bir sonraki aşamada Ortadoğu’da meydana gelebilecek değişimlerin ortasında şu soru ortaya çıkıyor: Bu tercihte hiçbir rolü olmasa da acaba Siyonist devlet, sınırlarında nasıl bir Lübnan tercih eder?

Çok biçimli ve formüllü ihtimaller dünyasında üzerinde durulabilecek iki ihtimal var:

Birinci ihtimal; tarihin akışı sonunda, Lübnan’ın 1861 ve 1918 yıllarında nasıl küllerinden doğduysa yine öyle dirilmesi, sonra tekrar özgürlük, adalet, bilim, etkileşim ve hoşgörü değerlerinin hüküm sürdüğü ve gerçek bir reformcu milli ruhun yükseldiği, çeşitli alanlarda gelişmiş, açık, çoğulcu ve birleşik bir yapı haline gelmesi ve böylece bir kez daha ‘Doğu’nun Feneri’ olmasıdır. İster yeniden ‘Lübnan formülünün’ benimsenmesi ve geliştirilmesi yoluyla, ister gruplara tek bir ulusal yapı çerçevesinde kendilerini ve özelliklerini ifade etme hakkı veren âdem-i merkeziyetçi bir sistem aracılığıyla olsun fark etmez.   

Osmanlı saltanatının çöküşünden bugüne kadar tam bir asır boyunca Arap Doğusu’nda (ve aynı şekilde Arap Batısı’nda) birbiri ardı sıra gelen çeşitli siyasi rejimler, farklı grupları vatandaş-bireye dönüştürmeyi başaramadı. Aksine grupların varlığı, Nasırcı ve Baasçı dönemlerde ve önce Marksist, sonra dinî düşüncenin yükseldiği dönemde olduğu gibi bir sonuç vermeyen, yüzeysel ideolojik sloganlarla aşılamayacak ve inkâr edilemeyecek sosyolojik bir gerçeklik olarak yoğunlaştı. Grupların gerçekliğine, Arap Doğusu’ndaki toplumları  felç eden kaygılardan ve iç gerilimlerden kurtaracak yeni, daha makul ve etkili bir şekilde yaklaşmak lazım.  

İkinci ihtimal, tarihin akışının, Lübnan sahasında ya da Siyonist yapının kara ve deniz sınırlarına bitişik bir bölümünde din veya mezhep temelli bir devletin kurulmasına yol açmasıdır. Bu ihtimalin emareleri, senelerdir Hizbullah ve Emel Hareketi liderliğindeki ikili otoritenin ‘Büyük Lübnan’ topraklarının önemli bir kısmı üzerinde yoğunlaşmasıyla birlikte giderek daha çok belirmeye başladı. İran’a organik olarak bağlı olup, elinde devasa bir askerî cephanelik bulunduran Hizbullah, bugün Lübnan sınırları içerisinde savaşa ve barışa karar verebilecek durumda.

Özgürlükler yurdu, gelişmiş ve dünyaya açık olan çoğulcu Lübnan mı yoksa mezhepçi, otoriter, tek taraflı ve füzelerle donanmış Lübnan mı? Siyonist devlet, seçme şansına sahip olsaydı hangisini seçerdi?

Siyonist yapının köşe taşları, o Lübnan ile bu Lübnan arasında tercih yapabilir mi? Bu konuda görüş birliğine varabilirler mi? Fikir ayrılıklarının ve zıtlıklarının ötesine geçen bir konuda tercih yapacak ‘derin devletleri’ var mı? Teorik ve farazi olan bu sorunun cevabı da teorik ve farazidir.

Gazze’de, Batı Şeria’da ve Lübnan sınırlarında cephelerin tutuştuğu ve Siyonist yapının kuruluşundan 75 yıl sonra kendisini, bazı köşe taşlarının tabiriyle bir ‘ölüm kalım savaşının’ içinde bulduğu Aksa Tufanı sonrasında meydana gelen mevcut durumda, Tel Aviv’in sınırlarında kendisine yöneltilen on binlerce füzeyle donatılmış ikili Şii Lübnan devletini değil de savaş halinde ve Tel Aviv’e tamamen yabancılaşmış olsa bile onun için yakın bir tehdit oluşturmayan ‘Büyük Lübnan’ devletini tercih etmesi lazım.    

Ancak bir çözüme kavuşması gereken bu yakıcı aşamanın ötesinde ve askerî boyutun yanı sıra ekonomik, kültürel, sembolik, hayati, iletişimsel ve medeni boyutları da dikkate alan uzun vadeli stratejik hesaplamalarda, Siyonist yapının sınırlarında kendisini çevreleyen diğer ülkelerden pek farklı olmayan, tek taraflı ve güvenlikli bir Lübnan devletinin varlığını tercih etmesi gerekir. Siyonist yapı, diğer pek çok toplumsal güçten yoksun salt askerî gücün uzun vadede gerçek bir güç oluşturamayacağını, aksine zayıflık faktörlerine ve içeriden çöküşe maruz kalacağının da bilincinde olmalı ve bu devletle anlaşma dilini iyi kullanmalıdır. Her halükârda bu devlet büyük bir eksenin, yani İran-İslam ekseninin içinde yer alıyor. Siyonist yapı da bu devletle ve eksenle, bu kritik anda dağ gibi yanında duran büyük Batı ekseni kapsamında mücadele ediyor.  

Özgürlükler bilim, kültür ve etkileşim bayrağını yükselten ve kendine özgü ve farklı bir yaşam tarzıyla donanmış, dünyanın dört bir yanına yayılan büyük bir göçmen gücüne bağlı, geniş Arap çevresinde bir ışık, cazibe ve çekim merkezi ve Batı ile Arap Doğusu arasında her alanda eşsiz bir iletişim köprüsü olma kabiliyetine sahip olan gelişmiş, açık ve çoğulcu Lübnan devleti ise başka bir mesele. Böyle bir Lübnan devleti; kimliğiyle, toplumsal ve siyasi yapısıyla, ideolojik mesajıyla ve sembolik anlamıyla Siyonist yapının tam tersidir ve devletinin en önemli esaslarında Siyonist yapıyla ters düşer. Böyle bir Lübnan, önemli çağrışımları ve anlamları olan bir müstesnadır; bölgedeki herhangi bir eksene dahil edilemez, Batı veya başkası ona karşı kışkırtılamaz. Böyle bir devlet, başlı başına bir eksendir. Bu Lübnan, ne kadar gelişip parlarsa, Siyonist devletin dengesizlikleri ve yapısal kusurları da onun ve dünyanın önünde o kadar açığa çıkıyor.

Hem sonra kimsenin dikkat çekmediği çok önemli bir şey var ki o da dünyanın derin hafızasında ve vicdanında Lübnan’ın yeridir. Nitekim bir dağın adı olan Lübnan, binlerce yıldır insanlığın hayal dünyasında, kadim Ortadoğu efsanelerinde, Kitab-ı Mukaddes’te, Peygamberimizin hadis-i şeriflerinde ve Avrupalı seyyahların on beşinci yüzyıldan yirminci yüzyılın başına kadar yazdığı yüzlerce kitapta dünyevi güzelliğin sembolü olmuştur. Yaklaşık dört bin yıl önce Sedir Ormanı’nda ‘Ölümsüzler Ülkesinin’ arandığı Babil-Sümer Kralı Gılgamış Destanı’ndan on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sında “Ey düşsü Lübnan’lar!” diye haykıran Arthur Rimbaud’ya kadar bu güzellik, bir şekilde yüz milyonlarca insana dokunmuştur.  

Derin Siyonist devlet, bu parlak Lübnan’ı seziyor ve onu istemiyor.