Oryantalizmin sömürgeci bir söylem olduğu eleştirisi 1960'larda (Enver Abdulmelik- Oryantalizm Krizde, 1963) ve 1970'lerde (Talal Esed- Sömürge Yüzleşmeleri, 1974) başladı. Edward Said'in 1978 tarihli “Oryantalizm” kitabı ile zirveye ulaştı. Kitap, Avrupa ve Amerikan kültür çevrelerinde bile büyük bir başarı elde etmesine rağmen, hakkında iki konuda tartışma yaşandı. Birinci tartışma, özellikle Said'in kitapta sömürgeci ve Siyonist bir düşünür olarak sert bir şekilde eleştirdiği Bernard Lewis başta olmak üzere, kitaptan olumsuz etkilenen oryantalistler tarafından başlatıldı. Diğer tartışma ise esasında Edward Said'i destekleyen solcu çevrelerde ortaya çıktı ve iki yönde ilerledi. Bir yönü, kitaptaki eleştirilerin abartılı, Doğu ile Batı arasında ilişkilerdeki krizi açıklamak için yetersiz olduğunu düşünüyordu. Zira Oryantalizm, büyük vizyonları ve projeleri etkileyen temel düşünce ve eylem faktörleriyle ilgilenmeyen yahut Yahudilik ve Hristiyanlık ile anlaşmazlıklarından dolayı İslam'a karşı uzun süredir mevcut düşmanlığın esiri olmuş marjinal kültürel boyuta sahip bir alt alandır. Diğer yöndeki eleştiriler ise Oryantalizm kitabını, radikal bir görüşten ziyade, bir yansıma olarak gördü. Çünkü Said temel görüşünde, sanki Oryantalistler özgürlük, eşitlik ve adalet değerlerine sadık olsalardı, bu kadar ciddi önyargılara düşmeyeceklermiş gibi, Oryantalizmin Batı liberal değerlerine ihanetinin izlerini takip etmektedir. Bu nedenle, Batı düşüncesi, uygulamaları ve medeniyetinin bir bütün olarak değerlendirilmesi konusunda, Hint ve Latin Amerikalı düşünürlerle Filistin meselesi nedeniyle Arap düşünürler arasında Subaltern (alt tabaka) adındaki karamsar akım gelişti.
Sanki bu “kusuru” sezmiş gibi (bkz. Vael Hallak'ın ‘Oryantalizmin Kusurları”, 2018), Said 1990'larda “Kültür ve Emperyalizm” adlı eserinde Batı düşüncesinin ve biliminin temel alanlarının Doğu toplumları ve halklarına yönelik tasvirlerini eleştiren ve kınayan bir üslupla ele aldı. Zira Batı düşüncesine göre bu toplumlar bölünmüştür, küçük, ayrı ve hatta düşman birimlerden oluşmaktadır, yalnızca güçle (en büyük kabile otoritesinin gücüyle – bkz. İbn Haldun'un ‘asabiyye’ kavramı) birleşmektedir.
Doğu toplumunun bölünmüş olduğu görüşü, Comte ve Durkheim gibi önemli sosyologların eserlerinde ve hatta Karl Marx'ın görüş ve analizlerinde de belirgindir. Buna göre Doğu toplumları bölünmüştür, Batı toplumları ise bütünleşiktir (!). Bu nedenle, Karl Marx bile Doğu toplumlarını medenileştirmek ve onları devletler halinde birleştirmek gibi sömürgeciliğin bazı olumlu işlevleri olduğunu düşünmüştür. Elbette, bu görüş bu toplumların tarihini ve binlerce yıldır devletler ve imparatorluklar içinde yaşadıklarını göz ardı etmektedir. Ancak, bu kavramın, daha doğrusu bu ideolojinin gelişimini incelemek ayrı bir tartışma konusudur.
Amerikan (ve daha az ölçüde Avrupa) araştırmalarında ve çalışmalarında şu anda öne çıkan eğilim, özellikle Arap dünyası ve Afrika'da toplumların bölünmüş olduğu fikrine yeniden odaklanmaktır. Sömürgeci güçler tarafından kurulan (!) devletlerin çöküşü ve her yerde kaynaklar ve iktidar için yarışan milislerin ortaya çıkışı bunun kanıtıdır. Bu nedenle, insanların güvenliği ve istikrarı için araçları her zaman uygun olmasa da iyi niyetli baskın bir gücün -ki bu elbette şimdi ABD'dir- barışı zorla dayatmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Etnik değil, dini bölünme kavramı, 1990'larda stratejistlerin yazılarında, özellikle Samuel Huntington'ın “Medeniyetler Çatışması” (1993, 1996) adlı eserinde yeniden canlandırıldı. Bu görüşe göre İslam medeniyeti hariç, yaşayan yedi veya dokuz medeniyet Batı Yahudi-Hristiyan medeniyetinin bayrağı altında birleşmiştir; İslam medeniyeti ise toplanmaya veya bütünleşmeye direnen kanlı sınırlara sahiptir. Ne yazık ki, Huntington'ın ideolojik vizyonu, 2001'den günümüze kadar el-Kaide ve ardından DEAŞ’ın “medeniyete” yönelik saldırıları ile gerçekleşiyor gibi görünüyor.
Biz, Batılı düşünürlerle birlikte, daha önce İslam içindeki çatışmacı köktenciliğin argümanlarına yanıt vermeye çalıştık. Şimdi de 19. yüzyıl antropolojisi ve sosyolojisinin ilkelerine dayanan toplumların bölünmüş olduğu görüşüne, günümüz gerçeklerine dayanarak yanıt vermeye çalışıyoruz. Bizden önce birçoğumuzun Batılılar hakkında söyledikleri gibi, günümüzdeki alt tabaka akımı radikalleri, Batı'nın, medeniyetinin ve egemenliğinin yaygın kargaşanın temel nedeni olduğunu iddia ediyor!
İslam dünyasındaki çalkantılar ve etnik gruplar ile kabile çatışmaları için başka bakış açılarını da göz önünde bulunduramaz mıyız? Arap ve İslam dünyasındaki çalkantıların bir kısmının komşu ülkelerin ve uluslararası güçlerin müdahalelerinden kaynaklandığına şüphe yok. Sudan, Libya ve Afrika'nın Sahil ülkelerinde yaşanan ve yaşanmakta olanlar bunun kanıtıdır. Ancak, İslam içinde bölünmelerin bu kadar kolay ortaya çıkmasının ve bazı ülkelerin bu kadar kolay parçalanıp milislere dönüşmesinin nedeninin ne olduğu sorusu varlığını korumaktadır.