Amr el-Şobaki
TT

Bu istisnai bir savaş mı?

İran ile Amerikan-İsrail savaşı, bazı yönleri önceki savaşlarda tekrarlanmış olsa bile, modern savaş tarihinin tipik bir örneği değil. Gidişatını karmaşık hale getiren, geleceğini ve sonunu da karmaşıklaştıracak istisnai yönleri ortaya çıkmıştır.

Bu savaş, İkinci Dünya Savaşı'nda yenilen güçlerin savaşlarında tanık olduğumuz bir görünüm taşıyor; ama bu, İran'ı onlarla aynı kefeye koymak gerektiği anlamına gelmiyor. Bu sadece, ülkelerin düşman ve rakip çemberini komünist Rusya ve kapitalist Avrupa'yı da içerecek şekilde genişlettiği deneyimlerin yenilgiyle sonuçlandığı anlamına geliyor. Aynı şekilde, İran, Körfez ülkelerine karşı saldırganlığını haklı çıkarmak için ne tür argümanlar sunarsa sunsun, düşmanlık çemberini komşuluk ilişkilerine ve başkalarının işlerine karışmama politikasına bağlı kalan ülkeleri de içerecek şekilde genişlettiği anlamına da geliyor.

Rusya-Ukrayna savaşı gibi bir savaş, İkinci Dünya Savaşı sonrası savaş modellerinden biri olarak kabul edilebilir. Rusya, çatışmanın kapsamını genişletmemek için Ukrayna güçlerini destekleyenler de dahil olmak üzere hiçbir NATO üyesi devleti hedef almamaya özen gösterdi. Ukrayna'yı para ve silahla destekleyen Avrupa, çatışmanın genişlemesini önlemek için savaşa doğrudan müdahaleden kaçındı. Fransa Cumhurbaşkanı'nın Ukrayna'ya asker gönderme tehditleri sadece söylem olarak kaldı.

Rusya, Ukrayna'da kültürel ve siyasi destekçileri olmasına rağmen hem zorluğu hem de başarı olasılığının düşük olması nedeniyle, bir Ukrayna-Rus rejimi kurma ve zorla dayatma fikrini reddetmeyi sürdürdü.

Moskova'nın Ukrayna topraklarını zorla ve uluslararası hukuku ihlal ederek ele geçirdiği doğru olsa da İkinci Dünya Savaşı sonrası çatışmaların sınırlarına ve kısıtlamalarına bağlı kaldı veya bunlara uymak zorunda kaldı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası savaşların belirleyici özelliği ahlakilikleri değil, topyekûn savaşlara dönüşmelerini engelleyen sınırların varlığı olabilir. Hiçbir süper güç diğeriyle doğrudan çatışmaya girmedi. Her zaman bir tarafın geri adım atması gerekti; 1962'deki Domuz Körfezi Krizi'nde olduğu gibi, Sovyetler Birliği, ABD'nin işgal etmeme sözü karşılığında Küba'daki füzelerini çekmişti.

Büyük güçlerin İran savaşına dahil olma konusundaki isteksizliği, İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya düzeninin bir özelliğidir. Avrupa, bu “bizim savaşımız değil” dedi, İran saldırılarına maruz kalan Körfez ülkeleri, itidal göstererek doğrudan müdahaleden kaçındı. Rusya ve Çin’e gelince, Tahran'a somut eylemden çok sözlü destek sundu ve varsa da doğrudan destek çok azdı. Yine bu savaşta, çoğu savaşta olduğu gibi, her iki taraf da uluslararası hukuku ihlal etti. Sivil hedeflere saldırmak, ister İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından İran'da, ister Tahran tarafından Körfez ülkelerinde gerçekleştirilmiş olsun, uluslararası hukukun açık bir ihlalidir. Hürmüz Boğazı gibi uluslararası bir su yolunu kapatmak da uluslararası hukukun ihlalidir.

En tehlikeli istisna, savaşın öngörülemeyen sonucu ve nihayetinde İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD tarafından kurulan düzeni yıkacak olmasıdır. Zira bu, bir nevi ağlama duvarından ibaret hale gelen Birleşmiş Milletler ve uluslararası meşruiyet çerçevesinin dışında yürütülen bir savaştır.

Dünyanın, özellikle de Arap bölgemizin tanık olabileceği en ciddi tehlike, mevcut kaos içinde yoğrulmuş ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra “özgür dünya” tarafından savunulan kurallara ve yasalara karşı yeni bir İran rejiminin ortaya çıkmasıdır. Kapitalist ve komünist düzenleri ile özgür dünya, savaştan sonra anlaşarak BM'yi kurmuş ve bu kurum, en azından teorik olarak, Trump'ın eleştirilerinin hedefi haline gelmeden önce tüm devletler için yasal bir çerçeve olmayı sürdürmüştü. O zaman sorumuz şu: Savaş sonrası İran'da yeni bir rejimi nasıl bir dünya ve hangi kurallar bekliyor?