İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
TT

Biz ve Kahanizm döneminde İsrail!

İsrail'in bugün 1948'deki kuruluşundan bu yana en radikal hükümet tarafından yönetildiğini söyleyenler olabilir. Şahsen, kuruluşuna bizzat şahit olmamış olsam da, bu görüşe katılıyorum.

O zamandan beri, birçokları gibi ben de Yahudi tarihi, Siyonist hareketin tarihi, Avrupa'daki dini çatışma ve çekişmelerin tarihi, Arap dünyası da dahil olmak üzere üçüncü dünyadaki Batı sömürgeciliğinin tarihi, ünlü bilginimiz İbn Haldun'un dediği gibi “Acemler, Berberiler ve onlarla birlikte yaşayan en büyük güçler” hakkında okumalar yapma fırsatı buldum.

Ayrıca, edindiğim sınırlı bilgiyi yalnızca Arap çevremden -ki bu çevre, dünya medeniyetleri enginliğinin sadece bir parçasıdır- edinmemiş olmam, aynı zamanda, şükürler olsun ki, yaklaşık yarım yüzyıl boyunca Batı'da ikamet etmemden ve eğitim görmemden de olabildiğince faydalanmış olmam benim için bir şanstı.

Bu süreç boyunca ufkumu genişlettim ve yetişirken kabul ettiğim, akranlarımın, ailemin, tanıdıklarımın ve arkadaşlarımın nesiller boyu benimsediği birçok kavram da benim açımdan çöktü. Bu arada, bu yarım asırlık yolculuk boyunca daha bilinçli veya bilgili hale geldiğimi iddia etmiyorum, sadece bilmediğim şeyleri anlama konusunda daha bilinçli ve bilgili hale geldiğimi söylemek istiyorum, ki bu da oldukça önemli!

Benimsemiş olduğum ve bu yolculuk sırasında benim açımdan çöken kavramlardan biri de, özellikle İsrail bakış açısından, Arap-İsrail çatışmasının arka planına dair basitleştirilmiş ve mutlak olan görüştür.

1950'ler ile 60'larda ve özellikle de Haziran 1967'ye kadar Lübnan'da, bir Yahudi benim çevrem ve kültürüm için yabancı sayılmazdı. Ancak, sonraki on yıllar birçok sabiteyi sarstı.

Örneğin, İsrail'i artık bir iki günde işgal edebileceğimiz “küçük bir oluşum” olarak görmüyorum. İsrail'in “yetim” olmadığını, aksine kendisini destekleyen, himaye eden ve koruyan tarafların olduğunu ve bunların İsrail ile bütünleşmiş durumda olduğunu da tamamen anladım. Ayrıca, büyüklüğünü, etkisini ve ağırlığını ancak şimdi kavramaya başladığımız “lobileri” de var.

Buna rağmen, bu konuya “hayranlık” pozisyonundan yaklaşmadım ve hâlâ da yaklaşmıyorum. Bu kesinlikle koşulsuz teslimiyete yol açan türden bir hayranlık değil. Böyle düşünmemin sebebi, koşulsuz teslimiyetin insan grupları arasında var olması gereken herhangi bir ilişki türü için uygun bir temel olmamasıdır. Zira anladığım kadarıyla, düşmanlar arasında bile olsa her ilişki, dürüstlük, şeffaflık ve onurlu bir yaşam hakkına karşılıklı saygı temelleri, ayrıca ayrımcılık, tahakküm, baskı veya tecrit olmaksızın insani ilkelere, adalete ve hukukun üstünlüğüne olan samimi bir inanç üzerine kurulmalıdır.

Öte yandan, Siyonist hareket birçok dönüşüm geçirdi ve başlangıçta çeşitli ve çelişkili fikri ve siyasi akımları kapsayacak şekilde genişledi. Ze'ev Jabotinsky tarafından kurulan ve daha sonra Menahem Begin ile iktidarın tadını alan revizyonist sağ okulunun yıldız öğrencisi Binyamin Netanyahu liderliğindeki sağcı hükümet tarafından yönetilen günümüz İsrail'i, her zaman sağcı olmamıştır.

Nitekim İsrail devletini kuran çevre içinde en güçlü akım sosyalist Siyonist güçlerdi. Bu güçler arasında en güçlü parti olan Mapai (İsrail İşçi) Partisi de vardı. Bahsedilen sosyalist güçlerin gücü sayesinde Genel İşçi Federasyonu Histadrut, erken yerleşim döneminde yaygın olan ve “Hapoel” (işçi) adı altında kendi spor kulüplerine sahip olan tarım kooperatifleri (kibbutz ve moşav) deneyimini tamamlayarak önemli bir rol oynadı. Mapai'den önce, onunla birlikte ve ondan sonra, en önemlileri Mapam ve Ahdut Ha'avodah olmak üzere başka ılımlı sosyalist partiler de vardı.

Ama bu durum geçmişte kaldı. Bugün sağ daha doğrusu aşırı sağ dönemi!

Nitekim bugün İsrail'deki siyasi yaşam, eski geçici başbakan ve muhalefetteki Yesh Atid Partisi’nin lideri Yair Lapid gibi isimlerin temsil ettiği “ılımlı sağ” ile başlayıp, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir liderliğindeki Kahanist “Yahudi Gücü” Partisi ve Maliye Bakanı Bezalel Smotrich liderliğindeki Ulusal Dini Parti gibi partilerin temsil ettiği aşırı faşist yerleşimci sağa kadar uzanan bir yelpazeyi kapsıyor.

Burada, hatırlamayanlar için belirtmekte fayda var ki, radikal Amerikalı haham Meir Kahane (1930-1990) terörist Kah Partisini kurmuş ve Mısırlı bir genç, Seyyid Nosair tarafından öldürülmüştü.

Şu anda Kahane'nin “öğrencileri”, Ben-Gvir'in partisi içinde örgütlenmiş durumda. Parti,  aralarında liderlerinin yanı sıra yakın zamanda “Filistinli çocukların öldürülmesi, İsrail ordusunun misyonuna hizmet ediyorsa normaldir” açıklamasını yapan milletvekili Yitzhak Kreutzer ile Filistinli esirlerin idam edilmesini öngören yasa tasarısının en önde gelen destekçilerinden biri olan milletvekili Limor Son Har-Melech’in de bulunduğu meclisteki en radikal beş milletvekilinin yer aldığı bir bloğu içeriyor.

Bu gerçeğin gölgesinde, İsrail'de artık sağ, merkez ve sol arasında açık bir demokratik mücadeleye yer kalmadı.

Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir tüm dünyadan gazetecilerin önünde yerleşimcilerden oluşan milis grupları açıkça silahlandırırken, Maliye Bakanı Smotrich Tevrat öğretilerini ve Talmud emirlerini uygulama adına evleri yıkmak, savaşları finanse etmek ve daha fazla yerleşim yeri inşa etmek için muazzam miktarda para tahsis ederken, Knesset, dünyanın gözleri önünde, apartheid rejiminin korkunç bir pratik uygulaması olarak, Yahudi vatandaşları kapsamayıp sadece Filistinli mahkumların idam edilmesini öngören bir yasayı oylarken, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve dengeli bir arada yaşama şansı olamaz.

Elbette, Filistinlilere ve Lübnanlılara yönelik katliamlar ve zorla yerinden etme politikalarının ardından, ırkçılığın “yasallaştırılmasına” doğru bu korkunç gidişatı cesurca reddeden, İsrail'de ve dünya genelinde saygın Yahudi şahsiyetler ve güçler olduğu da yadsınamaz.

Dün, liberal İsrailli Haaretz gazetesi, Netanyahu hükümetinin Filistinli mahkumlar hakkında onayladığı idam yasasının, İsrail sağ kanadı üzerindeki “Kahanist akımın tam hakimiyetini” somutlaştırdığını açıkça yazdı. Bu gazetenin yazarları arasında, Gideon Levy, Amira Hass ve diğerleri de dahil olmak üzere, ülkelerinin bu karanlık kaderinden kaygı duyan objektif ve saygın gazetecilerin olduğu iyi biliniyor.

İşin ironik yanı, gözümüzün önünde katliamlar yapan, hastaneleri ve okulları vuran, çocukları öldüren ve kitleleri zorla yerinden eden İsrail’in, aynı zamanda bize ve dünyaya ahlakın, birlikte yaşamanın ve “kendini savunma hakkının” erdemleri hakkında ders vermesidir.