Velid Haduri
Enerji konusunda uzman, Iraklı yazar
TT

Savaşın Ortadoğu petrol endüstrisi üzerindeki etkisi

Norveç merkezli enerji araştırma şirketi Rystad Energy'nin mart ayı sonuna kadar yaptığı araştırmaya göre, Ortadoğu'daki (Körfez ülkeleri, İran ve Irak) petrol tesislerine ve altyapısına yönelik askeri saldırılar, bu ülkelerdeki petrol rafinerileri ve tesislerindeki hasarın onarımı için 25 milyar doları aşan maliyetlere neden oldu.

ABD-İsrail savaşı ayrıca ihracatı aksattı ve özellikle Katar ve İran gibi en çok hasar gören ülkelerde tedarik zincirlerini durdurdu. Bu sebeple, bu iki ülkenin petrol ve doğalgaz üretiminin önceki seviyelerine geri dönmesi için uzun bir süre gerekecek.

19 Mart'ta İran'ın Ras Laffan ve Kuzey Sahası'ndaki sanayi tesislerine yönelik saldırısının ardından, Katar Enerji Bakanı ve QatarEnergy CEO'su Saad el-Kaabi, onarımların tamamlanmasının yaklaşık beş yıl süreceğini açıkladı. Saldırının doğalgaz ihracatını azaltacağını ve Katar'ın kayıplarının yıllık yaklaşık 20 milyar dolar olarak tahmin edildiğini de sözlerine ekledi.

Ekonomik yankılarla dolu bu atmosferde, Hürmüz Boğazı’ndaki nakliye kriziyle ilgili diplomatik çabalar geçen hafta yeni bir stratejik ivme kazandı. ABD Başkanı Donald Trump'ın, bu su yolundan faydalanan ülkelerin seyrüsefer güvenliğini ve korunmasını kendilerinin sağlaması gerektiği konusundaki ısrarı ters tepti ve bu ülkeleri birleşmeye ve ABD taleplerinden bağımsız bir pozisyon oluşturmaya sevk etti.

Bakış açılarındaki bu farklılığın derinliğini yansıtan bir hamleyle, İngiltere, 41 ülkenin video konferans yoluyla katıldığı Londra'da sanal bir dışişleri bakanları konferansı düzenleyerek uluslararası çabaya öncülük etti. Sonuç sadece teknik bir koordinasyon değil, aynı zamanda iki tarihi müttefik olan Londra ve Washington arasında eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik ayrılığı da ortaya çıkardı. Zira konferans, Avrupa ve Asya'dan ihracatçı Körfez ülkelerine kadar bu koridorun kapanmasından etkilenen ülkeleri kapsayan geniş bir cepheyi harekete geçirmeyi başardı.

Bu uluslararası güçler ortak bir zeminde birleşiyor; yakıt ve gübre akışının sağlanması, küresel ticaretin yeniden istikrar kazanması ve iki kıta arasında kesintiye uğrayan hava trafiğinin yeniden başlatılması gibi hayati çıkarlarını korumak. Avrupa'daki protestolar sağlam bir siyasi temele dayanıyor: Washington, sonuçlarından etkilenen müttefikleriyle en ufak bir koordinasyon veya önceden istişarede bulunmaksızın geniş kapsamlı hedeflere sahip bir savaşa girişti.

Londra konferansına katılan ülkeler arasındaki giderek artan anlaşmazlıklar, Amerikan pozisyonundaki belirsizliğin artması ve Trump'ın popülaritesindeki düşüşle eş zamanlı gerçekleşti, bu da siyasi belirsizlik ortamında petrol piyasalarını rekor fiyat seviyeleri kaydetmeye itti.

Bu gelişmeler ve stagflasyon tehdidine ilişkin küresel endişeler gölgesinde, Bahreyn Krallığı'nın öncülüğünde, bir grup ülke ve uluslararası kuruluşun desteğiyle, bu hafta oylamaya sunulması planlanan bir taslak karar tasarısı BM Güvenlik Konseyi'ne sunuldu.

Bahreyn'in taslak kararı uluslararası uzlaşmayı sağlamayı ve daimi üyelerin vetosunu aşmayı başarırsa, iki stratejik sonuç doğuracaktır.

Birincisi, inisiyatifi Amerika Birleşik Devletleri'nin elinden alacak ve seyrüsefer özgürlüğünden yararlanan ülkeleri kapsayan uluslararası bir çerçeveye dönüştürecektir. Bu, transatlantik bölünmeyi derinleştirecek büyük bir diplomatik değişimi temsil ediyor.

İkincisi, İsrail'in pozisyonunun yoğun bir inceleme altına alınmasıdır. Zira özellikle İran nükleer ve füze tesislerinin imhası ve Tahran'ın bölgedeki vekillerinin etkisinin sınırlandırılması gibi konularda Washington ile farklı ajandalara sahip olması nedeniyle, Tel Aviv'in Tahran ile ateşkese ne kadar bağlı kalacağına ilişkin belirsizlik devam ediyor.

Bu diplomatik hamleler, bölgesel cephelerin alev alev yandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Lübnan'da İsrail ve Hizbullah arasında günlük çatışmalar yoğunlaşıyor, siviller yaygın bir şekilde yerinden ediliyor ve güney beldelerinde evler toplu bir şekilde yıkılıyor. Bilhassa Washington ve Tel Aviv'in İran'ın bölgedeki nüfuzu ve vekilleriyle (Hizbullah'tan Irak'taki Haşdi Şabi Güçleri ve Babul Mendeb Boğazı’nı kapatmakla tehdit eden Husilere kadar) nasıl başa çıkılacağına dair farklı ajandalara sahip oldukları göz önüne alındığında, gerilimdeki bu tırmanma, durumu daha da karmaşık hale getiriyor.