Müzakereleri çevreleyen gürültüyü ve spekülasyonları göz ardı edersek, görüşmelerin devam etmesi, her iki tarafın da anlaşmaya varmak için gayret ettiğinin iyi bir göstergesidir. Şu anda olduğu gibi askıda olan krizin maliyeti yüksek ve savaş yeniden başlarsa yıkıcı olacaktır. Trump yönetimi destek olmadan büyük bir savaş yürütemez ve İranlılar, aksini iddia eden propagandalarına rağmen, petrol satışlarının engellenmesi sebebiyle her gün kan kaybediyorlar. Ablukanın devam etmesi Tahran'ı iki seçenekten birine zorlayacak; savaş veya daha fazla taviz.
Peki, ya Trump'ın anlaşmasının, nükleer meseleyle sınırlı kalan ve bunun karşılığında yaptırımları kaldıran Obama'nın 2015’te imzaladığı anlaşmaya benzer olduğu ortaya çıkarsa?
Bence müzakereler büyük olasılıkla benzer bir anlaşmayla sonuçlanacak, ancak bugünkü durum dünden farklı.
Geriye dönüp Obama yönetimi döneminde neler olduğunu ve Tahran'ı o zaman müzakereye iten nedenleri inceleyelim. Beşşar Esed rejimi, kendisine karşı ayaklanma nedeniyle kuşatma altındaydı ve çöküşün eşiğindeydi. Obama yönetimi, küresel kamuoyunu şok eden ve tekrarlanan kimyasal silah katliamlarının ardından, Esed'i caydırmak için uçuşa yasak bölge ilan ederek onu cezalandırmaya kararlı olduğunu açıklamıştı. Varil bombalarıyla vurulan isyancı bölgelerin hava sahasının kapatılması, Tahran'ın müttefikinin çöküşüne yol açacaktı.
Durumu kurtarmak için tıpkı bir boğa güreşçisi gibi İran kırmızı kartını, yani nükleer programını salladı ve müzakere masasına koydu. Obama, nükleer meseleyi Esed'i devirmekten daha önemli gördü ve sadece tek bir konuda, nükleer program konusunda Tahran ile müzakerelere girdi. Başkanlığını, Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) olarak bilinen anlaşmayla sonlandırdı.
Tarihçiler ve politikacılar bu deneyime ilişkin farklı değerlendirmelerde bulundular. Bir yandan, anlaşma zenginleştirmeyi on yıl boyunca düşük bir düzeye indirmeyi başarmış ve zenginleştirilmiş uranyum Rusya'ya transfer edilerek o dönemde Tahran'ın nükleer silah üretme fırsatından mahrum bırakılması sağlanmıştı. Öte yandan, İran'ın kazanımları da önemsiz değildi. Esed iktidarda kaldı, İran'a karşı uygulanan neredeyse tüm yaptırımlar kaldırıldı, milyarlarca dolarlık borç geri ödendi, Lübnan, Irak ve Yemen'deki bölgesel vekilleri göz ardı edildi ve balistik füze cephaneliğini geliştirmeye devam etti.
Obama, askeri nükleer projeyi kısa bir süre için on yıl ertelemeyi başardı. O dönem başkanın ekibi, anlaşmayı savundu ve Körfez ülkeleri, İsrail ve ABD’de Cumhuriyetçi Parti'den gelen eleştirilere yanıt olarak, anlaşmanın İran rejimiyle güven inşa edeceğini, reformcuların dönüşüm, bölgesel ve uluslararası topluma barışçıl bir şekilde katılma eğilimini destekleyeceğini belirtti. Rejimin saldırgan politikalarının, izolasyonundan ve varoluş korkusundan kaynaklandığını ileri sürdü. Gerçek şu ki, bölgedeki her ülke komşusunu çok iyi tanıyordu ve Obama'nın Tahran'ın davranışlarını değiştirmeye dair tasavvurları gerçeklikten tamamen kopuktu.
Yıllarca Trump, Obama'nın anlaşmasını eleştirdi ve asla benzer bir anlaşma imzalamama sözü vererek alay etmeye de devam ediyor. Ancak, askeri saldırı ile kesin bir sonuca ulaşamadığı için seçenekleri sınırlı kalmaya devam ediyor.
Zafer elde edilemeyince, her iki taraf da müzakereye zorlanıyor. Trump yönetimi ve Tahran rejimi köşeye sıkışmış durumda ve bir tür anlaşmaya ihtiyaç duyuyorlar. Amerikan Başkanı, tek bir konu üzerine kurulu bir anlaşmayı -nükleer anlaşmayı- kabul etmek zorunda olmadığını vurgulayarak bunu defalarca reddetti, ancak nihayetinde kabul edebilir.
En azından Trump, askeri güç kullanmayı denediği, felç edici bir abluka uyguladığı ve bazı sonuçlar elde ettiği için Obama'dan farklı. Obama farklı bir konumdaydı; Demokrat Parti'nin tam desteğine ve Avrupa Birliği'nin desteğine sahipti ama İran ile satranç tahtasında yüzleşmeyi seçtiğini söylüyor.
Trump, Obama'nın anlaşmasına benzer bir versiyonu imzalamayı, bunun kendisini siyasi ve seçimsel olarak zayıflatacağından, imajına ve tarihi mirasına zarar vereceğinden korktuğu için reddediyor.
Bu nedenle, seçeneklerini incelemeli ve Trump kampının kabul etmeye hazır olduğu minimum düzeyde tavizleri görmeliyiz. İlk ve İran'dan nükleer programıyla ilgili olarak vermesi istenen taviz, zenginleştirme düzeyini azaltmak veya tamamen durdurmak, yer altında gömülü zenginleştirilmiş uranyumu bir başka ülkeye transfer etmektir. Bu, herhangi bir anlaşma için elzemdir.
İkincisi, İran, Hürmüz Boğazı'nın kontrolünü her türlü biçimde bırakmalıdır. Bu, Washington'un Körfez’deki müttefikleri için elzemdir.
Üçüncüsü, İsrail'in İran'ın bölgesel vekillerine karşı güç kullanmasını engelleyen herhangi bir yükümlülükten muaf tutulması, Tel Aviv için elzem olacaktır. Bu üç koşul, herhangi bir anlaşmanın kabul edilebilir sayılması için gereken minimum şartları temsil ediyor ve bu sonuç, Obama’nın 2015’te imzaladığı anlaşmaya benzer. O zamanlar Boğaz açıktı ve İsrail'in serbestçe hareket etme hakkı vardı. Eğer anlaşma İran'ın vereceği bu tavizleri içermezse, Obama’nın anlaşması daha iyi bir versiyon sayılacaktır.
Her iki taraf da kaybeden taraf olarak görünmekten kaçınmak istediği için bu aşamada yalnızca “savaşı durdurma” anlayışına dayalı yeni bir statüko ortaya çıkabilir. Son sızıntılar, Washington'un İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki mayınlarını temizlemesi ve kendisini kontrol etmeyi bırakması karşılığında İran limanlarına uyguladığı ablukayı kademeli olarak kaldırmaya hazır olduğunu gösteriyor. İran da bunu doğruladı, ancak geçmişteki petrol satışlarından elde edilen ve yabancı bankalarda tutulan 24 milyar doların serbest bırakılmasını şart koştu. Savaş ve çatışmaları durdurma gerilimleri azaltacaktır, ancak müzakerelerin süresini uzatabilir ve İran'ın ablukanın tam baskısına maruz kalmasını engelleyebilir. Trump yönetimi, asgari şart olan bir nükleer anlaşma olmadan savaş halini sona erdiremez.