Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni
TT

İki boğazın jandarması mı?

Gözlemcilere göre ABD ve İran arasında imzalanan mutabakat zaptı, daha çok bir yanlış anlama zaptı gibiydi. ABD, savaştan mutabakat zaptının sunduğundan daha fazlasını istiyordu. İran ise tamamen farklı bir şey istiyor. Donald Trump, savaşın İran'ın nükleer silah edinmesini engellediği konusunda ısrar ediyor. Ama nükleer meselenin bütün sorunu kapsamadığını da elbette biliyor. Ve savaş, en azından geçici olarak, İran nükleer projesini durdurmuş olsa da İran'ın bölgesel programını durdurmadı.

İran'ın, ABD'deki ara seçimlerin sonucunu etkilemek umuduyla sorunu kasıtlı olarak çözümsüz ve ucu açık bıraktığı aşikâr. Husilerin Babu’l Mendeb yönünde harekete geçmek için seçtiği zaman bu kanaati güçlendiriyor. Tahran, Washington'un ne açık bir savaş ne de savaşı İran rejimini devirme savaşına dönüştürmek istemediği sonucuna vardı. Trump yönetiminin, zafer olarak pazarlayabileceği bir anlaşmayla yetineceğinin farkında.

Ortadoğu'da neler olup bittiğini anlamak için en önemli iki sorunu ele almak gerekir; enerji güvenliği ve İsrail'in güvenliği. Diplomatlar bu noktayı sık sık tekrarlayarak, enerji güvenliğinin küresel ekonomi için istikrar ve refah anlamına geldiğini, İsrail'in güvenliğinin ise ABD'nin liderliğini ve Yahudi devletine olan bağlılığının gücünü sınadığını vurguluyorlar. Bölgede ise ABD’nin küresel jandarma rolünü üstlenerek hem enerji güvenliğine hem de İsrail'in güvenliğine zarar gelmesini önlediği kanaati hâkim oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bu role daha çok güvenilir oldu. Bazı diplomatlar, Çin'in yükselişini kontrol altına almaya odaklanmak için Ortadoğu'dan çekilme tehdidinde bulunan ABD'nin, enerji güvenliği ve İsrail'in güvenliği nedeniyle bölgedeki sorumluluğundan gerçekten vazgeçemeyeceğini düşünüyor.

1979'daki doğumundan beri İran Devrimi, “Büyük Şeytan”a ve dolayısıyla “kanserli tümöre” karşı düşmanlığını gizlemedi. İranlı yetkililer, amacın ABD'yi bölgeden kovmak ve İsrail oluşumunu çöküş sürecine sokmak olduğunu açıklamaktan çekinmediler. İran, ABD'nin nüfuzunu ve İsrail'in silah gücünü bölgedeki emellerine bir engel olarak görüyordu.

İran, başından beri ABD ve İsrail ile doğrudan çatışmanın tehlikeli olduğunun farkındaydı. Bu nedenle vekil güçler aracılığıyla her iki tarafı da yıpratmayı seçti. Beyrut'taki Deniz Piyadeleri kışlasına ve Amerikan büyükelçiliğine düzenlenen bombalı saldırılar, prestijini ve imajını aşındırmayı amaçlayan bir yıpratma savaşının başlangıcıydı. Lübnan'da Amerikan ve Batılı rehinelerin kaçırılması da aynı stratejinin bir parçasıydı. Ancak en önemli adım, silahlanması, finansmanı ve operasyonel kontrolü tamamen Tahran'ın elinde olan, İsrail ve ABD'ye düşman “küçük orduların” kuruluşuydu. Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin ardından, İran’ın programı genişledi ve hızlandı. Tüneller, füzeler ve insansız hava araçları aracılığıyla İran, müttefikleri için İsrail'in güvenliğini tehdit eden üsler kurdu. Irak ve Yemen'de ise enerji güvenliğini etkileyebileceği bir müttefik ağı oluşturdu.

Saddam Hüseyin'in devrilmesinden sonra İran'ın Irak'ta ABD’nin yönetimle ilgili başarısızlıklarından büyük ölçüde faydalandığını söylemek abartı olmaz. Müttefiklerinin Amerikalılar tarafından aceleyle kurulan sistem içinde yer almasına izin verirken, Kasım Süleymani patlayıcıları yerleştirecek ve Amerikan askerlerinin kanını dökecek ağları kuruyordu. O dönemde, birden fazla Iraklı yetkili İranlılardan “işgalciler gittikten sonra coğrafya sabit kalır” sözünü duydu. Ve tam olarak da bu oldu.

Amerikan nüfuzu kademeli olarak geriledi ve Irak hükümeti atanırken ve kurulurken İran koridorundan geçmek bir zorunluluğa dönüştü. Washington, özellikle dolar cinsinden ödemeler yoluyla cezalandırma kozunu elinde tutmayı sürdürdü, ancak İran'ın nüfuzu Irak kurumlarının kalbine kadar nüfuz etti. Lübnan'da Hizbullah, Lübnan devletinin yapısını yıkmadı, ancak anahtarlarını ele geçirerek savaş ve barış kararlarını tekeline aldı. Baabda'daki cumhurbaşkanlığı sarayına giriş, Hizbullah genel sekreterliğinden alınacak iyi hal belgesine bağlı hale geldi.

İran, Irak ve Suriye'de DEAŞ'ın ortaya çıkışını ustaca yönetti. “Arap Baharı” rüzgarları Yemen'in dağlarına ve karmaşık topraklarına ulaştığında da bununla aynı ustalıkla başa çıktı. Ali Abdullah Salih, fırtınayı atlatmaya çalıştı, onu aşmak için bir fırsat bekledi, ancak Yemen için tasarlanan plan onu hızla ortadan kaldırdı. Bu plan, Beyrut'tan Sana ve Bağdat'a kadar hiçbir engeli kabul etmiyordu.

 İran'ın çeşitli Arap haritalarında yer alması, Arap haritalarının içinden Arap haritalarına güç yansıtmasına imkân sağladı. Ürdün, yıllarca Iraklı Haşdi Şabi Güçleri ile Esed rejimini koruyan İran yanlısı örgütlerle birlikte yaşadı. Aynı zamanda Tahran, Husilere sınırları aşabilecek bir cephanelik sağlama sürecini hızlandırdı ve şimdi bunu enerji güvenliğini tehdit etme alanında kullanıyor.

Birden fazla Arap bölgesindeki varlığı İran'a nüfuz kazandırdı. Irak topraklarından Suudi Arabistan’ın petrol boru hattını hedef alan insansız hava araçlarının fırlatılması küçük bir olay değil. Başbakanlığı üstlendiğinde Ali el-Zeydi, Irak devletinin gasp edilen haklarını geri almadığı sürece Irak'ın istikrar ve refaha ulaşamayacağına dair kanaatini açıkça dile getirdi. Bu, devletin karar verici olması ve örgütlerin silahlarının yalnızca meşru kurumların elinde toplanması gerektiği anlamına geliyordu. Buna karşılık İran, Irak'taki örgütlerin silahlarının, Lübnan'daki Hizbullah'ınkiler gibi, “direniş silahları” olduğu ve direnişin doğasında silahlarını teslim etmek olmadığı temelinde hareket ediyor. Zeydi, Suudi Arabistan'ı hedef alan saldırıdan sonra hızla önlemler aldı, ancak İran’ın, örgütleri harekete geçirebilme kozundan vazgeçmesi söz konusu değil.

ABD'deki ara seçimlerden sonra ne olacak? İran müzakere masasına Hürmüz Boğazı ve Babu’l Mendeb Boğazı'nın anahtarlarını elinde tutarak mı geri dönecek? Ve dünya ekonomisini bu iki boğazın jandarması olarak İran'a emanet edebilir mi?