Bölgesel açıdan son derece hassas dönemde ve üçüncü bir potansiyel bölgesel gerilim turuna dair artan konuşmaların ortasında, gerçeklik Iraklılara çok önemli bir soruyu dayatıyor: Irak'ı sadece mesajların yönlendirildiği veya baskıların uygulandığı bir arena değil, çatışmanın açık arenası haline getirmeye çabalayanlar mı var? Bu sorudan kaçınılamaz, çünkü cevabı Iraklıların kanıyla, devletin egemenliğiyle, ekonominin geleceğiyle ve Irak'ın kardeşleri, komşuları ve dünya arasındaki konumuyla bağlantılı. Mesele artık sınırlı bir güvenlik meselesi değil, devlet, kaderi ve yönü, Irak'ın istemediği bir şeye sürüklenmekten kendini koruma gücüyle ilgili bir sorgulamadır.
Irak topraklarının, kardeş ve komşu Arap ülkelerini hedef almak için tekrar tekrar kullanılması girişimleri, son olarak Suudi Arabistan Krallığı'na yönelik açıklanan hedef alma girişimi ve öncesinde BAE, Kuveyt, Bahreyn ve Ürdün'e yönelik girişimler, münferit bir olay değil, bir gidişat karşısında olduğumuzu ortaya koyuyor. Ve bu gidişat kesin olarak durdurulmazsa, fiili bir politikaya dönüşecektir. Bir devlet, kontrolü dışındaki güçlerin şantajına boyun eğerse, sadece güvenlik otoritesini değil, devlet olarak özünü de kaybeder. Irak, mesajlar için bir kanal, başkalarının çatışmalarında piyon, mücadelelerinde pazarlık kozu veya her bölgesel gerilimde kullanılacak bir arena olarak kalamaz.
Sorun artık her olaydan sonra bir açıklama yayınlamakla sınırlı değil veya tehlikenin tekrarlanmasını önleyemeyen güven verici anlatılar sunmakla yetinilemez. Daha derin sorun, tekrarlanan bir modelin Irak'ın siyasi ve ahlaki birikimini aşındırması ve hükümeti kendi kararlarını yansıtmayan eylemlerden sorumlu tutmasıdır. Kesin bir çözüm ne kadar gecikirse, yurt dışında tehlikeli bir imaj o kadar güçlenir, o da Irak devletinin güvenlik kararları üzerinde tek başına kontrol sahibi olmadığı imajı. Bu imaj Irak için adaletsiz ve çıkarlarına zararlıdır, ancak yalnızca sözlerle düzeltilemez.
Egemenlik sloganlarla değil, devletin otorite ve karar alma konusunda tek yetkili olabilmesiyle korunur. Bu nedenle, silahın sadece devletin tekelinde olması, herhangi tarafa karşı bir duruş veya kimsenin fedakarlıklarını küçümsemek demek değil; aksine, devletin hayatta kalması ve herkesin korunması için bir ön koşuldur. Savaş ve barış kararları üzerinde tek yetkili olmayan bir devlet, başkalarından sınırlarına saygı duymalarını talep edemez, halkına güvence veremez ve komşularıyla istikrarlı ilişkiler kuramaz. Devletin güçlü olması, herkesten çok bütün güçlerin çıkarınadır, çünkü zayıf bir devlet kimseyi korumaz, herkesi savunmasız bırakır.
Irak hükümeti şu anda son derece hassas bir durumda, Irak'ı Arap, bölgesel ve uluslararası çevresiyle yeniden birleştirmeye ve Irak halkının çıkarlarına hizmet edecek şekilde mevcut destek ve açılımdan samimiyetle faydalanmaya çalışıyor. Bu çabalar, belirli bir hükümetin çabaları oldukları için değil, devletin yolunu temsil ettikleri için desteklenmeyi hak ediyor. Gelgelelim hem ülke içinde hem de dışında, Irak'ın bölgesel arenalar ve eksenler mantığından kurtulmasını istemeyen ve dengeli, güvenli ve ortak bir devlet olarak konumunu pekiştirme, başkaları adına değil, kendi adına konuşma gücüne sahip olma girişimlerini baltalamaya çalışanlar var.
Gerçek şu ki, Araplar ilişkileri karakterize eden tüm karmaşıklıklara rağmen, Irak'a sırtlarını dönmediler; aksine, onu bölgenin istikrarı için çok önemli ve vazgeçilmez bir ülke olarak görmeye devam ettiler. Zorlu yıllar boyunca, Irak’ın rolüne, varlığına, derin kültürel ve siyasi önemine olan inanca dayanarak, Araplar Irak'ı kucaklama ve onu hak ettiği yere iade etme konusunda hazır ve istekli olmayı sürdürdüler. Sorun hiçbir zaman Arapların Irak ile bağlarını koparma arzusu olmadı; aksine sorun, Irak'ın kendisini hükümet ve fraksiyonlar, anayasa ve silahlar, ulusal çıkarlar ve Irak devletinin kurumlarında doğmayan ajandaların karar alma yetkisi üzerinde çekiştiği bir ülke değil, kararları konusunda birleşik bir devlet olarak sunamamasıydı. Irak halkının iradesini veya devletin çıkarlarını yansıtmayan uygulamalar nedeniyle açılım ve güven fırsatlarının heba edilmesi üzücü.
Bugün çatışmaya sürüklenme tehlikesi, bazılarının sandığından daha büyük; her düşüncesiz eylem Irak'ı istenmediği bir çatışmaya sürükleyebilir ve topraklarının devlet yetkisi dışında her kullanımı onu bir adım daha izolasyona itebilir. İzolasyon ise ne bir kahramanlıktır ne kimsenin çıkarınadır ne de devletlerin ekonomi, ortaklıklar, yatırım ve güven üzerine kurulduğu dünyada geçerli bir seçenektir. Devletin kontrolü dışında gönderilen her silahlı mesaj, yatırımcılar, ortaklar ve komşu devletler tarafından endişeyle karşılanmaktadır. Her yeni karışıklık piyasayı, istihdamı, enerjiyi, bankacılığı ve Irak'ın dünyadaki imajını etkiliyor. Irak'ın daha fazla endişeye, silahlı mesajlara ve kaynaklarını tüketen ittifaklara değil, projelere, enerjiye, iş fırsatlarına, eğitime, altyapıya ve açılıma ihtiyacı var.
Halkımıza karşı dürüst olmalıyız; açıklamalar artık yeterli değil. Ne iç kamuoyu açıklamalarla ikna oluyor ne de uluslararası toplum açıklamalarla kendisini güvende hissediyor. Irak'ın birikimini koruyacak olan eylemdir; profesyonel bir soruşturma, adil hesap sorma, gerçek bir denetim ve hiçbir kurumun, unvanı ne olursa olsun, ülkeyi savaşa, izolasyona veya ekonomik kayba maruz bırakamayacağına dair net bir karar. Hükümeti bu çabada desteklemek ulusal bir görevdir, çünkü bu devlete ve egemenliğini koruma, ilişkilerini sürdürme ve geleceğini inşa etme hakkına destek olmaktır.
Irak kimseye tabi değildir, kimsenin düşmanı değildir, kimsenin arenası da değildir. Büyük bir vatandır ve burada savaş ve barış kararı yalnızca Irak halkına ve devletine aittir. Bu, devletin, aklın ve açıkça şunu söylemenin zamanıdır: Önce Irak.
*Irak eski Başbakanı.